BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Her şey bir anda oldu. TBMM’nde süren bütçe görüşmeleri sırasında CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın, “iktidara yakın isimlerin yakınlarının sınavsız ve mülakatsız kamuya yerleştirildiği”ni öne sürüp “Hiç mi utanmıyorsunuz?” sorusunu AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin, “Evet utanmıyoruz; yaptığımız işten gurur duyuyoruz. Neden utanalım?” diye yanıtlayıverdi.
Soru, bugüne dek siyasetçiler arasında sıkça kullanılagelmiş bir soruydu. ‘Sıradan’ bile denilebilecek bir soru kalıbıydı bu, siyasetin dünyasında. Toplumsal iletişimde ‘yüksek tansiyonlu tartışmalar’da da kullanılan ya da kullanıldığında tansiyonu yükseltebilecek olan böylesi bir soruya Zengin’in bu hiç beklenmedik yanıtını, bir anlık tepki ya da kontrolsuz öfke ürünü olarak görüyorum ben. Çünkü bu yanıt, maksadını çok aşmıştır. Yanıt olmaktan çıkmıştır.
Bu durum tam da, 180’inci sayfasına vardığım 295 sayfalık “Dip Akıntıları” adlı kitapta, (elbette ve asla Günaydın ve Zengin arasında yaşanan diyalog ile kıyaslanamayacak olan) geçen yüzyılda yaşanmış çok acı-acıtıcı bir tarihsel olaydan hareketle ‘bir toplumun utancı’ ile ilgili bölümü okurken yaşanınca, benim için de sürpriz olan bu yazı çıkıverdi ortaya …
Elbette Zengin, Günaydın’ın öne sürdüklerinde ‘utanılacak bir şey olmadığı’nı düşünebilir. Bu olabilir. Benim için önemli olan, ‘utanmak’ üzerine bir yazı yazma vesilesidir. Hepsi bu.
…
“Geçmiş ölü değildir; geçmiş bile değildir hatta. Kendimizi ondan ayırırız; ona yabancıymışız gibi davranırız.”
Christa Wolf’un 1976’da yayımlanan hatıratı ‘Çocukluk Halleri’ (Kindheitsmuster) böyle başlıyor.” (Dip Akıntıları / Kirtsy Bell / Mayıs 2024 / Sayfa 165).
Wolf, 1930 doğumlu. Çocukluğuna denk gelen Nazilerin Almanya’daki yükseliş döneminde Doğu Prusya’nın bir köyünde yaşıyor. ‘Köy’ vurgusunun yanına şu ayrıntıları da eklemekte yarar var:
Wolf’un büyüdüğü köyün sokakları Hitler’in ve adamlarının isimlerini taşıyor. ‘Hitler Gençliği’ne üye olmanın zorunlu tutulduğu ve evlerin salon duvarlarında Führer’in bir portresinin asılı durduğu bir dönemden söz ediyoruz.
Yazıma girişte sözünü ettiğim “Dip Akıntıları” kitabının ‘Berlin’ kentinin tarih içindeki yolculuğuna dair bir dizi kılcal konuyla vardığı “SEKTE” arabaşlıklı XV. bölümünde: Almanya/Almanların tarih önünde utanç duymaları gereken o malûm dönem, yani İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Hitler’le birlikte birçok savaş suçlusu intihar etmiş. Elbette çok daha fazlası, intihar edemeyenler ya da etmeyenlerden oluşan ‘failler ile kurbanlar’dan ibaret bir ülke Almanya …
Savaş sırasında Bavyera’da doğan Alman yazar W.G. Sebald’ın, Almanya’nın bu dönemindeki karmaşıklıkları ele aldığı denemesini 1999’da yayımladığında, neredeyse otuz yıldır İngiltere’de yaşıyor oluşuna dikkat çekip savaş sonrasındaki Almanları tarif etmek için yaptığı, “sessiz kalma ve başlarını öteki tarafa çevirmenin doğal refleksleri olduğu” tespitinden hareketle, “İkinci Dünya Savaşı’nın failleri, aynı zamanda kurban olarak görülebilir miydi?” sorusunu soruyor Kirtsy Bell.
Durumun ne denli ‘karma(karı)şık’ ve çözümün çok güç olduğunu vurgulamak bakımından şu sorunun da sorulması gerektiğini düşünüyorum:
‘İkinci Dünya Savaşı’nın kurbanları, aynı zamanda fail olarak görülebilir mi?’
Ve yaşanan bu çok ağır Almanya tablosunu en iyi özetleyen bir Christa Wolf cümlesi:
“Bu ülkede masumiyetin hemen hep yaşla ölçüldüğü gerçeğini göz ardı edemezsiniz”! …
Sadece Almanya’nın değil, sadece 1930’lu 1950’li yıllar arasındaki o dönemin değil, her yerde ve her zaman için elbette dikkatlice kullanılabilecek bir ölçüttür bence bu: ‘Kaç yaşındasınız?’ ölçütü …
Ve Wolf, devamında, “Hafızanın, işlevini tümden yitirmeksizin, içinde kaç tane kapısı mühürlü kasa dairesi barındırabileceğini kendinize sormalısınız” diye sürdürüyor.
Kirtsy Bell, birkaçını paylaştığım alıntıların ardından kitabının 167’nci sayfasında ve devamında şöyle yazmış:
“Almanya’nın yirminci yüzyıldaki geçmişine ilişkin yazılanlarda utanç da tıpkı refakatçileri suçluluk ve bastırma gibi sık tekrarlanan bir tema … Kültürel normlara ve başkalarının tepkilerini algılayışımıza sinmiş bir şey utanma duygusu, bunun için de etkisini göstermesi için bir tanığa ihtiyaç duyuyor. Kendi utancınızla muhatap olabilmeniz o tanıkla bir bağ kurmaya çalışmanızı gerektiriyor: Başınızı eğip yere değil, yukarıya ve karşıya bakmanız gerekiyor. Sokakta bir başkasıyla göz göze gelmeniz gerekiyor … Savaş yıllarında hayatta kalabilen Berlinliler kurban-fail ikileminde sıkışmışlardı, masumiyet, işbirlikçiliğin bulanık sularına batıyor, suça bulaşmışlık hissi insanların ayak bileklerine yapışıp bırakmıyordu … Utanç, insanın kendisini suçlamasını içeren bir duygu ve kişinin benlik algısını doğrudan ilgilendiriyor. Korkuyla sıkı sıkıya ilişkili ve korkuyla pekişen bir duygu olduğu için, utancı itiraf etmek, ondan kurtulmak kadar zor … Almanya’da savaştan kurtulan ve güneş bir yıkıntının üstünde yükselirken sessiz şehre hayretler içinde gözlerini kırpıştırarak bakanların tavrında ortaya çıkmıştı unutmak … ” diyor.
Yeterli olduğunu düşündüğüm bu alıntılarla olay yerinden ayrılabiliriz yavaş yavaş …
…
Utanmak!
İnsanlaşmamızda en önde gelen vasıflardan biri olarak ‘utanmak’ iyidir hoştur da ‘utanmazlık’ da oldukça yaygın bir sorundur şu koca dünyamızda.
Bu sorunun büyüklüğüne dikkat çekmek için onun peşine ‘arlanmazlık’ da ekleriz biz.
Biri için ‘utanmaz arlanmaz’ dendi mi iflah olmaz bir durum olduğunu anlatmak isteriz. Yani ‘arlanmaz’, utanmazlıkta sınır tanımazlığa işaret etmemizi sağlar.
Yaptığı utanılası iş ve işlemlerden, tutum ve davranışlardan, hâl ve hareketlerden, söylediği sözlerden utanç-sıkıntı duymama durumunu özetler. Tedavisi -olanaksız değil ama- çok zor bir durumu özetler.
Bu durum, kişilerle sınırlı bir durum da değildir. Birçok sosyal, siyasal toplulukların ve hatta koca koca ülkelerin bile bu sıfatla anıldığı dönemleri olmuştur, olur.
Örnekse sömürgeci emperyalist ülkelerin dünya üzerinde varlıklarını, varlıklılıklarını sürdürme biçimleri o ülkelerle vatandaşlık bağı olanlarda ağır ‘utanma travmaları’ yaşanmasına yol açabilmektedir.
En bilinen örnekleri İngiliz, Fransız, Portekiz sömürgelerinden, ABD’nin emperyalist işgal savaşlarından verebiliriz. Yukarda aktarıp paylaştığım örnekte ise, Yahudilere yönelik ve elbette Nazi Almanya’sının içişleriyle sınırlı kalmayan soykırım tablosu, eşzamanlı olarak dünyanın başına açılan Dünya Savaşı belasındaki savaş suçlarıyla birlikte düşünüldüğünde Almanlar, bu çok ağır utançtan kurtarılabilmeleri adına, akademik araştırma-soruşturmaların, psikanalitik çalışmaların mikro ve makro düzeylerde öznesi olagelmiştir.
Almanların bu sorunun kahredici etkisinden unutmaya çalışarak çıkmaya, kurtulmaya çalıştıklarına dair sosyal-psikolojik çalışmalar var.
Unutmak!
Utanmaya göre çok daha yaygın bir insanlık hâli!
İnsanlaştırmadığı, aksine insanlıktan çıkardığı kesin ama kolay! Unut gitsin!
Böylece, utanarak kazanılacak sonsuz sınırsız insanlaşma olanaklarından uzaklarda yaşayıp gidersin.
Yaşayıp gidersin de ‘nereye gidersin’ o belli değil işte …
Özeti: İnsanlıktan uzaklaştırır insanı, unutmak!
Aslında ‘unutmak’ diye bir yer de yoktur. Olsa olsa ‘muş gibi’ yapılır!
Kaçacak yer yoktur.
“Yatacak yeri yok!” deriz ya, işte tam da budur. En ağır laflarımızdandır!
İşte ‘utanmak’ bütün bu ağır yüklerden kurtarır. Kurtarıcıdır.
Şunu çok iyi biliyor olmalıyız ya da bilmeliyiz ki: Tarih hepimize gün gelir, “O günlerde kaç yaşındaydınız” diye sorar.
En ağırından en hafifine, sorumlusu olduğumuz olumsuzluklar ya da başarısızlıklarımız her ne ise onlarla ilgili sorgulamalarda, öfkeyle kalkıp fütursuz bir tepki dili kullanmak yerine, katışıksız bir ‘insanlık onuru ekseni’ üzerinde yürümeyi, utanabilmeyi herkese tavsiye ederim.




