Yekta KOPAN / Roman / Can Sanat Yayınları / 5. Basım – Aralık 2018 / 142 sayfa
Ayşegül Şenay KAŞKAR
Yekta Kopan; Yazar, Seslendirme Sanatçısı, Program Yapımcısı, Sunucu.
1968’de doğdu. Öğrenim hayatı Ankara’da geçti. Televizyon ve radyolarda seslendirme yapmaya çocukluk yıllarında başladı. Aynı yıllarda çocuk programlarında sunuculuk ve oyunculuk da yaptı. 1989 yılında Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu.
80’li yıllardan başlayarak öyküleri, şiirleri, deneme ve eleştiri yazıları çeşitli dergilerde yayınlandı. Özellikle Hayalet Gemi dergisindeki çalışmalarıyla tanındı. İlk kitabı “Fildişi Karası” 2000 yılında okurla buluştu. “Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri” adlı kitabı 2002 Sait Faik Hikâye Armağanı’na, “Karbon Kopya” adlı kitabı 2007 Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne, “Bir de Baktım Yoksun” adlı kitabı da 2010 Yunus Nadi ve 2010 Haldun Taner öykü ödüllerine değer bulundu. 2006 yılında İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan “İki Kişilik Bir Oyun”un metnini yazdı. Oyun Almanya, İtalya ve Hollanda’da sahnelendi. Şilili ressam Alex Pelayo tarafından resimlenen çocuk kitabı “Burun” 2009’da yayımlandı. Kitapları çeşitli dillere çevrildi. 2013 yılında “Aile Çay Bahçesi” adlı roman ve 2014’te “İki Şiirin Arasında” adlı öykü kitaplarını yazdı. 2000-2013 yılları arasında NTV’de yayınlanan günlük kültür sanat bülteni Gece Gündüz’ün sunuculuğunu yaptı. 2013 yılında ArtıBir TV’de yapımcılığını da gerçekleştirdiği Cumartesi adlı kültür sanat programını hazırladı. Aynı dönemde Radikal gazetesinde düzenli olarak yazan Kopan, bir yandan da YapımLab bünyesinde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.
Son kitabı “Sakın Oraya Gitme” 2016’da raflara çıkan Yekta Kopan, bir YouTube platformunda Yekta Kopan’la Noktalı Virgül adlı kültür sanat programının yapımcılığını ve sunuculuğunu yürütüyor. Sesi Jim Carrey, Michael J. Fox, çizgi film karakteri Sylvester ve Buz Devri animasyon film karakteri Sid ile özdeşleşmiş bir seslendirmecidir.
Aile Çay Bahçesi …
Kitabın kahramanı Müzeyyen; kardeşi Çiğdem’i doğururken kaybettiği annesinin kuzusu, iki öksüzü büyüten babanesinin biriciği, hep uzak iki yabancı oldukları babasının ise …
“Kız kardeşimi hiç sevmedim.
Doğacağını öğrendiğim günden beri. Aramıza katılacaktı… Böyle diyorlardı.
Babanemin yılbaşında hediye ettiği örgü bebeğimle oynuyordum. Yünden saçlarına bakıp Sırma koymuştum adını; gözü düğme, burnu iplik Sırma.
… Bir tek, annemi üzmekten korkardım.
“Üzme beni kızım, zaten yeterince derdim var,” derdi. Dertliydi annem. Çok üzüldüğünde düşüp bayılıyordu.
…
“Gel kızım, otur şöyle,” dedi. Eliyle yanındaki mindere pat pat vurdu. Küçücüktü elleri. Çamaşır suyu kokardı. Bütün gün evi temizlerdi. Sabah erkenden kalkıp başlardı çalışmaya. Önce kahvaltıyı hazırlayacak. Kocasını işe, kızını okula gönderecek. Sonra bitmek bilmez temizliğe girişecek; odalar, banyo, tuvalet, camlar, kapılar, halılar, fayanslar… Günaşırı beyazları kaynatacak, renklileri soğuk sudan geçirecek. Arapsabunu. Çamaşır suyu. Sonra bir de soğan var, gözyaşlarıyla doğranan soğan. Öğleye ayrı yemek, akşama mutlaka üç çeşit; tencere-tava hep ayna gibi parlak olacak, baktı mı kendini görecek. Bir öğle kahvesi molası, belki en sevdiği komşusu Nezihe Teyze’yle yarım saatlik sohbet; konu belli, yemek tarifleri, ucuza açık deterjan satan yeni dükkân, aşağı mahalleye hafta başı gelecek hallacı kaçırma kaygısı, sonrası, hadi hadi kalk, işler bekler. Bir an dursa dengesini yitirip düşecekmişçesine çalışırdı annem. Pek dışarı çıkmazdı ama olur da bir yerlere gitmesi gerekirse aklı evde kalırdı. (Sayfa 14-15)
…
Damlalar, yapraklardan süzülüp düştü alnıma. Ağacın kendinden emin gövdesinde ilerleyen bir salyangoza baktım. Kırmızımsı. İyice yaklaşınca durdu. Tedirginlikle duyargalarını oynattı.
“Merhaba” dedim.
“O kadar yakında durma, rahatsız oluyorum” dedi.
Bir adım geri gittim. Uzaklaşınca daha iyi gördüm ağacın gövdesine bıraktığı yaldızlı izi.
“Rengin bir garip” dedim, “daha önce hiç kırmızı salyangoz görmemiştim.”
“Biliyorum, biraz farklıyım. Ama hiç dert etmedim bunu. Taşların arasına sığınan kertenkelelerden, göl kenarında pusuya yatan kurbağalardan, en savunmasız anlarda saldırıya geçen kuşlardan, bahçelerine yanaşmayalım diye sağa sola sarımsak asan insanlardan, sırf zevk olsun diye kıran çocuklardan daha tehlikeli değil rengim.”
Bir an utandım. Doğruyu söylemek istedim.
“Ben de çok salyangoz ezdim çocukken,” dedim.
Şaşırmadı buna. Hatta gülümsedi. Belki de bana öyle geldi.
“Neden” diye sordu.
“Bilmiyorum, canımı sıkan her şeyden intikam almak için galiba. Solucanları parçalıyordum, salyangozların kabuklarını kırıyordum. İçimden bir şeyler akıyordu. Kendimi önemli hissediyordum öyle yapınca. Ağaçlar, kayalar, bulutlar kadar önemli. Yağmur kadar güzel. Rüzgâr kadar güçlü. Güneş ışığı kadar neşeli. Rahatlıyordum.”
“Öldürerek. Yok ederek. Senden güçsüz olanı ezerek. Parçalayarak. Kanatarak.”
“Beni kanatanlara neden bir şey demiyorsun? Benden güçlü olanların her gün ezdiği, parçaladığı ruhumu korumak için neden bir şey demiyorsun? Tuzaklarla, sahte gülüşlerle, riyakâr cümlelerle beni hücre hücre azaltanlar, daha mı masum yani?”
Birkaç milim ilerledi. Konuşmadan önce gözlerime yanaşmak, ruhumun en karanlık köşesine bakmak istiyordu sanki.
“Doğa böyle süslü cümlelerle, kendini acındırma söylemlerine kanmayacak kadar akıllıdır. Bunu sen de biliyorsun. Ne kendini kandır ne de beni. İçindeki kötülüğe bahane arama. Biz salyangozlar, bütün bu kötülüklerle milyonlarca yıldır savaşıyoruz. Kurbağanın yapışkanlı dilinin tadını doğduğumuz anda biliyoruz biz. Bir kuş tarafından kapıldığımızda kabuğumuzun ne tür kayalara vurula vurula parçalanacağını, etimizin kaç lokmada yutulacağını öğrenerek büyüyoruz. Süslü cümlelerin ardına sığınmadan, başımıza gelecek kötülüklere bir kılıf aramadan. Sen de yüzleş artık kendinle. Kötü olmak, iyiymiş gibi davranan bir sahtekâr olmaktan daha kötü değil. Yüzleş kendinle Müzeyyen.”
Adımı duyunca birden ürperdim. Karın boşluğumdaki girdap, bildiğim bütün cümleleri yuttu. Sustum kaldım.
“Şaşırma öyle. Elbette tanıyorum seni. Biz kırmızı salyangozlar birbirimizi tanırız.”
Bir sigara içebilir miyim,” dedim, “rahatsız olur musun?”
“Yüzüme doğru üflemezsen sorun olmaz,” dedi.
…
Bitmek tükenmek bilmez kötülüğünüzü gizlemek için bulabildiğiniz her yalana, her benzetmeye sığınırsınız. Yorulmadınız mı kendiniz kandırmaktan yahu? Birbirinizi öldürmekten, yalan söylemekten, aldatmaktan, nefretle beslemekten yorulmadınız mı? Bari ikiyüzlülüğünüze doğayı alet etmekten yorulun, utanın, vazgeçin. Yapmayın. En azından sen yapma Müzeyyen.”
Konuşması boyunca tuttuğum nefesimi bıraktım. Bir an elimin ayasıyla ezmek istedim bu ukala salyangozu.
“İşte tam da bunu diyorum Müzeyyen. Öldürmek istiyorsan öldür beni. Bu daha gerçek olacaktır. Sefilsen sefilsin, kötüysen kötüsün, katilsen katilsin. Kandırma kendini, maymun falan değilsin. İnsansın sen. Hangi din, hangi dil aklar kötülüğünüzü. Bir gün sana, ‘neden yaptın bu kötülükleri?’ diye sorduklarında ne diyeceksin? Günün birinde salyangozun teki bana hiçbir maske kötülüğü örtemez dedi, o yüzden yaptım,’ desen kim inanır sana?”
Başım önde kalakaldım.
“Konuşmak istemiyorum artık,” diyebildim sadece.
“Yağmur dindi zaten, hadi git yoluna. Sitenin girişindeki bakkala uğrarsın sen şimdi. İki paket sigara alırsın. Biraz sohbet edersin. Eve geç gitmek, Çiğdem’i biraz daha geç görmek için elinden geleni yaparsın. Hep kaçtın. Yine kaçarsın. Git hadi git.”
Kararlılıkla döndüm arkamı. Çokbilmiş salyangozun bir kelimesini daha duymak istemiyordum.
Hırkamın önünü kapatıp yürümeye başladım. Üç dört adım atmadan cılızlaşan çığlığını duydum.
“Hep kaybedeceksin Müzeyyen. O kumar masasında hep kaybeden sen olacaksın. Kabul et artık bunu!”
Döndüm. Hızla yürüdüm incir ağacına doğru. Koştum.
Çantamı bir balyoz gibi sallayıp çaktım hayvanın tepesine. Bir daha, bir daha, bir daha.
Kabuğu çatırdadı. O tüyler ürpertici sesin yankısı tüm dünyayı kapladı.
Paramparça oluncaya kadar devam ettim. Kesik kesik nefes alıyordum. Terlemiştim.
Ağaçtan bir yaprak kopartıp sildim çantamı. Elimi kırmızı bir salyangozun sümüksü bedeniyle kirletecek değildim. (Sayfa 75-81)



