Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Kapitülasyon, devletin yapılan anlaşmalara bağlı kalarak başka devlet veya devletlere veya onların vatandaşlarına tanıdığı ekonomik, sosyal, hukuksal veya siyasal ayrıcalıklardır.
Kapitülasyon için, geniş anlamda baş eğmek, teslim olmak da denebilir. Bu aslında, bir ülkenin başka ülke vatandaşlarına tanıdığı ayrıcalıklardır da diyebiliriz.
Tarihte nerede tanıştık derseniz, Osmanlı devletinin yükselme döneminden başlayarak Cumhuriyet kurulana dek sürdüğünü söyleyebiliriz.
II. Mehmed Venediklilere, Süleyman Fransızlara, daha sonra dağılma döneminde Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile Fransızları kıskanan İngilizlere ve Hünkar İskelesi Anlaşması ile Ruslara çeşitli kapitülasyonlar verilmiştir.
Bu kapitülasyonlardan bazılarının ne olduğuna baktığımızda;
Yabancıların kendi aralarındaki sorunlarda yargı yetkisinin konsolosluklarda olmasını, Osmanlı sınırları içinde kentlerde örgütlenebilmelerini, taşımacılık ve seyahat serbestliğini, Osmanlı sularında gemi işletme hakkını sayabiliriz.
Osmanlı vatandaşları da, Avrupa’da aynı haklara sahipti.
1352 yılında Cenevizlilere Orhan Bey tarafından verilen ilk kapitülasyon, son olan Balta limanı ise tam bir teslimiyet olmuştur.
Öyle ki, 1838 yılında imzalanan Balta Limanı Anlaşması ile Osmanlı artık mal üretmeyecek, yerine ham pamuk veya pamuk kozası satacaktı. İhracat yasağı ve devlet tekelleri kaldırıldı. Osmanlı’nın borçlanması ile birlikte Duyun-u Umumiye kurulur ve Osmanlı artık teslim olmuştur. Demiryollarını bile artık yabancılar işletir. Maliye yabancıların elindedir. Sevr Antlaşması ile artık topyekûn bir teslimiyet söz konusudur.
Bu teslimiyet Kurtuluş Savaşı sonrası imzalanan Lozan Antlaşması’na kadar sürer. Önce Rusya ile 28 Mart 1921 tarihinde, sonra Lozan Antlaşması ile diğer tüm kapitülasyonlar tarih olur.
19 Nisan 1926 tarihinde limanlarımızda Türk teknelerinin hizmet etmesi zorunluluğu getirildi. Bu yasa 1 Temmuz 1926’da yürürlüğü girdi. Kabotaj Bayramını bu nedenle kutlamaktayız ve kutlamalıyız da.
Tam Bağımsızlık kavramı bir ülkenin siyasi, sosyal, kültürel olduğu kadar ekonomik olarak da bağımsız olması demektir. Yani yaşamında başka bir ülkenin güdümü, tahakkümü, yönlendirmesi, etkisi, zorlaması olmaması hali, yani kararlarını kendi başına alabilmesi özgürlüğüdür. Bu Atatürk’ün üzerinde çok durduğu ve manda ve başkaca bu yönde telkinleri elinin tersi ile iterek “Bağımsızlık benim karakterimdir” demiş ve Osmanlı’nın kanını emen bu uygulamalara Lozan’da dur demiştir.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Osmanlı’nın yaptıklarının ceremesi bitmiş midir? Hayır. Osmanlı’nın borcu olan 107,5 milyon altın Osmanlı Lirası tutarındaki borç 13 Haziran 1928 tarihinde Paris’te yapılan anlaşma ile belirli şartlara bağlanarak ödenmeye başlanmış olup, son taksiti 25 Mayıs 1954 tarihinde ödenmiştir.
Yeni kurulan ve tüm imkansızlıklara karşın yapılacaklardan ayrılan para ile halkın ihtiyaçları karşılanacağına, kalkınmaya daha fazla pay ayrılacağına vaktiyle liyakatsiz işbirlikçilerin lüks ve şatafat içinde har vurup harman savurdukları ekonomik düzenin faturasını yine bu Cumhuriyet ödemiştir. Yine halkın rızkından keserek.
Tanıdık geldi mi?
Yeni yılın ilk faiz ödemesinin 456 milyar lira olduğunu açıkladı Maliye.
Emekliye 20 bin lira, asgari ücrete 28 bin lira ödeyebileceğini ortaya koyan ve bayram ikramiyesine yapılacak 1-2 bin lira zam için şimdi bir ay konuşacak olan iktidar, okullarda öğrencilere bir öğün sıcak yemek veremezken yabancılara ödediği faiz bu. Bu daha başlangıç, geride 11 ay daha var. Hepsi böyle yüksek olmamakla birlikte zaten bütçeye koydukları faiz ödemesi 2.7 trilyon liraydı.
Şimdi bu para kimden çıkıyor? Halktan değil mi? Neye karşılık? Daha az gelir, daha az devletin halkı için yapacağı yatırımlar ve halktan alacağı daha fazla vergi. Bu, benim için bir nevi kapitülasyondur.
Aynı ne gibi, katalog bastırıp yeraltı zenginliklerimizi yabancılara sunması, doğal güzelliklerimizi satması, stratejik şirketleri vermesi gibi.
Bakın bir yurttaş sabah yatağından kalkıyor ve hikaye öyle başlıyor:
“İsviçre saatine bakarak yatağından kalktı, Amerikan yapay zekasına bir şeyler sordu, banyoya gidip İtalyan mermerlere basarken, İngiliz muslukları açtı, Alman otomatik diş fırçasını kullanarak Fransız macunu sıktı. O arada Brezilya kahvesini Alman makinada yapmaktaydı. Derken İngiliz spor ayakkabılarını ayağına geçirip sporunu yaptı. Daha sonra evden çıkarak Amerikan arabasına binip az ilerdeki Hollanda şirketinden yakıtını aldı. Benzin dolarken benzinci marketinden Amerikan kahvesini alıp içmeye başladı. Derken Belçikalı olan şirketine geldi, Amerikan bilgisayarını açıp çalışmaya başladı. Telefon çaldı, tabii Amerikan, “alo” dedi ve eşi “çocukları okuldan alabilir misin” dedi. “Evet” deyip kapattı.
İş çıkışı İtalyan eğitim kurumundan çocuklarını aldı. Büyük çok uluslu marketlerden birinde durdu, alışveriş yapacaktı evi için. Raflara uzandı nohut Kanada, pirinç Vietnam, peynir Hollanda, karabuğday Ukrayna, çiğdem Rusya, uskumru tütsü Norveç aldı ve kasaya geldi. Hollanda bankası kartı ile ödeme yapıp evin yolunu tuttu. Alman televizyon açıktı, süper lig maçı vardı. VAR hakemi İtalyan’dı.
Tüm aile sofrada konuşuyordu, vatanımız ne güzel diye!
Şimdi olanları bir de bu gözle düşünmenizi isterim. Bakalım ne göreceksiniz.
Kaybedersek çok zor yerine koyabiliriz, belki de hiç! Koruyup kollayalım lütfen. (18.02.2026)



