BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Geçenlerde geldi haberi: İzmir Kemeraltı Hisarönü’ndeki çınar ağacı, sert rüzgarlara daha fazla dayanamayıp devrilmiş.
Konuyla ilgili haberlerde, koca çınarın aramızdan ayrılmasına neden olan devrilmenin “iyi” yanı, tanıdık-bildik şu haber cümlesiyle şöyle ifade edilmiş: “Herhangi bir can kaybı olmaması sevindirici!” …
Elbette buna sevinelim sevinmesine de … İlle şunları da not edelim: Koca gövdeli çınar kim bilir kaç yıllar boyunca topraksız, dört bir yanı adım adım beton parkelerle kuşatılıp sıkışmış, kalın kalın dalları, gölgeliklerin arasında nefessiz kalmış, boğulmuş. Biz ona hiç bakmadan, görmeden yaşarken kim bilir o ne zaman ölmüş!
En büyük can kaybımız değil mi o koca çınar? … Dolayısıyla hüznümüzün de büyük olması, anlaşılabilir bir duygu durumumuz olmalı, değil mi?
Benim hüznümse bir başka büyük.
Yeni değil benim hüznüm. Çok zamandır hüzünlüydüm ve Hisarönü’ndeki ‘son çınar’ın da aramızdan ayrılmasıyla tazelendi bu hüznüm.

Üç çınarım vardı benim Hisarönü’nde …
İlki: Hisarönü dendi mi ilk aklıma geleni 1895 doğumlu ‘Mustafa Dedem’di (Karaloğlu).
En başta gelen Hisarönü Çınarı O’ydu ailemizin. 24 Mayıs 1971 tarihinde, Hisarönü’nün kaybettiği ilk çınar O’dur.
Kalan iki çınardan biri daha, yıllar önce ayrılmıştı aramızdan … En büyük Kuzenim Cüneyt Karaloğlu: “Çocukluk yıllarımda yaz tatillerimin geçtiği mekan … Hatırladığım kadarı ile iki taneydi … ” diye yazmış. Haklı.
Hisarönü’nün çınarsızlaşma sürecinin Dedemin aramızdan ayrılmasıyla başlamış olduğunu sonra sonra farkettim elbette … ‘Çınar’ dendi mi saygı duruşunda bulunmaya başladığımız sonraki yıllarda … Kaçınılmaz olarak büyüdüğümüz yıllarda. “Ağaçlar ayakta ölür”* sözünün büyüsüyle büyüye büyüye bizi bugünlere getiren yıllarda. Çınarların kıymetini öğrene öğrene …
Nevra Serezli ve Nuri Gökaşan’ın ustalıklı oyunlarıyla anıp anımsadığımız “Ağaçlar ayakta ölür” oyununun güçlü sözlerindendir: “Kimisi kuş olur dünyayı dolaşır; kimisi ağaç olur kök salar, yerinde sağlamlaşır.” Ve “Rüzgarı hiç sevmiyorum, bütün kokuları silip süpürüyor. Ömrümüzün en güzel kokularını… Ne ballı ceviz pastası, ne o güzelim ıhlamur ağacı… Hiçbiri kokmuyor artık, hiçbiri…”


…
İlkine diyecek sözüm yok. Ama ikincisine katılmıyorum.
Rüzgarlar iyidir aslında. Ben severim rüzgarları. Rüzgarları ‘kokuları silip süpürüyor’ deyip olumsuzlamak, onlara haksızlık etmek istemem. Çünkü kokular bitmez. Uçup gitmez. Ihlamur ağacı ya da ‘ballı ceviz pastası’ yoksa da kokusu kalır bence. Örneğin rüzgar ya da yağmur ya da yıldırım değil tercihlerimiz aslında hayatımızda gidenleri kalanları belirleyen … Hisarönü’ndeki çınarları alıp götüren de rüzgar değil aslında biz insanlarız. O kadar biziz ki, “Orada çınar mı varmış?” diye soran olursa şaşırmamalıyız. Bakıp bakıp da bir türlü görmediğimiz onca şeyin içinde, yani şu koskoca derya içinde deryayı bilmez hallerimizden söz ediyorum.
Şaşkınlıkla, ‘Nasıl olabilir bu?’ derseniz yanıtı hazırdır: ‘Algıda seçicilik’ diyorlar buna. ‘Seçmek’le değil kültürle ilgili bir durum aslında bu. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel irili ufaklı birçok vektörle üretilen bileşke hallerimiz. Özel tarihsel hallerimiz. ‘Bakar körlük’ hallerimiz. Gökyüzüsüz hallerimiz. Topraksız dünyamız. Zeytinsiz, susuz. Betonlarımızla, kömürlerimizle, termik santrallarımızla başbaşa örneğin. Biz bize. Acınacak hallerimiz.
Olur mu? Oluyor. Bu kadar oluyor işte ve vardığımız nokta:
Şu koca dünyada çınarsız kalıyoruz. Şu koca dünyayı çınarsız bırakıyoruz. Bir başına, yalnız.
Oysa, henüz dünyanın iklim koşulları uygun, ağaçlarını yeraltında suyla buluşturabilen yerlerinde böyle böyle ünlü-ünsüz çınarlar yaşıyor hâlâ. Yalnız değiliz hâlâ: Örneğin İzmir Kaynaklar’da. Kaynaklar, Buca’nın doğusundaki Nif dağının yamaçlarında kurulmuş bir köy. Köyün meydanındaki koca çınar, ‘kunduracı örsü’ne benzetildiğinden ‘Kunduracı Çınarı’ olarak adlandırılmış. Muğla Yatağan Pınarbaşı’nda ve Milas Hacıilyas meydanındaki koca koca çınarlarımızı da eklemeliyim. Kim bilir kaç yaşındalar ve aile büyüklerimiz olarak hâlâ ayaktalar. Milas’ta ayrıca Balavca deresinin iki yanındaki genç çınarları da not etmek isterim … Dikildikleri günden beri hep çok sevmişimdir onları. Bir de Atapark’taki Uğur Mumcu Çınarımız var elbette … Demokrasi için, laiklik için, hak-hukuk-adalet için mücadelemizde hep yanımızdadır, büyümektedir …
…
Dedemin, Hisarönü’nde, Karaloğlu markasıyla üretilen zeytinyağı ve sabunların satışını yaptığı dükkanı gözümün önünde … Dedemin, yaz aylarında torunlarına çalışmayı ve sorumluluğu öğretmek için bulduğu ‘iş oyunu’: “Şans-Talih-Kader-Kısmet’ tepsileri boynumuzda asılı dönüp dolaştığımız Hisarönü Meydanı. Adını ‘Hisar Camii’nden alan koca meydan. Biz büyüdükçe küçülen, daralan. Sonra sonra bir de bakmışsınız ki yok! Geriye kalan, sadece ve sadece ‘Hisarönü’! O yıllarda, hemen yanıbaşında ‘Kızlarağası Hanı Harabesi’ ve çınarlarının gölgesinde Kemeraltı’nın kalbi. Yahudi kumaş tüccarlarının sesleri kulaklarımda: “Mustabey, senin torunlar kumastan anlıyorlar!” … Hele kokular … Kemeraltı’nın o kuytu köşesinde, o yılların bütün kokularıylayım. Rüzgarsız. Sakin. Ama ne olmuş nasıl olmuşsa o gün o sert rüzgar ulaşmış oraya ve meğer yıllar önce öldürülmüş, ‘ayakta ölmüş son çınarımız’ı da tutmuş devirmiş … Hisarönü hiç alışık değil, hiç hazırlıklı değil onca rüzgara. Hiçbir yer, hiç kimse … Kokular bile.
Olanlar oldu. Çocukluğumdan beri Hisarönü’nde büyümüş son çınar da Şubat 2026’da aramızdan ayrılmış oldu. Ama merak etmeyin, ‘kokuları’ kaldı. Yaşatıyorum tüm kokuları. Bir umut, torunlarıma anlatıyorum arada … Ama nane ama kekik ya da portakal yapraklarının yardımıyla … Anılar, kokular olmaksızın anlatılamaz çünkü. Olmaz. Her anının içinde ille de koku olacak. Zeytinyağının, zeytinyağı sabununun, pirinanın kokusu … Hiçbir anı kokusuz anlatılamaz. Hiçbiri kokusuz yaşayamaz. Koku şarttır, vardır, ille de olacaktır. Kokusu yoksa anısı yoktur, kalmaz hiçbir şeyin, hiç kimsenin … Yaşadıklarımızdan geriye bir şey kalmaz diye en çok korkulan şey ‘kokusuzluk’tur aslında. Bunun farkında olsak da olmasak da böyledir bu. Koku varsa, kaldıysa korkuya gerek yoktur. Koku yoksa, kalmamışsa, işte o zaman korkun!
İşte bu nedenle, Hisarönü’ndeki çınarlı yılların kokusu bende diye ilan ediyorum herkese. Kimse merak etmesin diye. Kokular ölmez! Çınarlarım da yaşıyor mis gibi kokularıyla …
* “Ağaçlar Ayakta Ölür” (“Los árboles mueren de pie”), İspanyol yazar Alejandro Casona’nın, yazımını 1949 yılında tamamlayıp dünya ile paylaştığı tiyatro oyunu.









