A. Kemal KAŞKAR –
İçinde bulunduğumuz durumu ya da belki de içinden bir türlü çıkamadığımız önemli bir sorunu çok iyi özetlediğini düşündüğüm bir ‘duvar fotoğrafı’ bu.
Elbette ‘sıradan’ ya da ‘herhangi bir duvar’dan söz etmediğime hemen dikkat çekmem gerekiyor.
Bu “duvar”, Mylasa’ya su aktaran ‘tarihî su kemerleri’nin günümüze ulaşabilmiş çok değerli parçalarından biri!
Her şeye, bütün olası olumsuz duygu ve düşüncelere rağmen, geçmiş zamanlardan bu değerli kalıntıyı briket kullanılarak ayakta tutan bir tür ustalık ürünü ile karşı karşıyayız. Bunun bir tür ‘ustalık’ olup olmadığından ziyade ‘tarihî su kemerlerinin bu bölümünün ayakta tutulabilmiş olması’na önem veriyorum ve de önem verilmesini öneriyorum.
İlle de ‘kitabın ortasından konuşma’ beklentilerini karşılamak gerekmiyor ama: Günlük yaşamlarımızda örneklerine çokça rastladığımız bir tür “sıra dışı konservasyon çalışması” bile diyebiliriz buna …
Sevgili Milas’ta, örneğin kent içindeki tarihsel kalıntılara yaslanmış evlerimiz var. Pek çoğunda, büyük bir ustalıkla, herhangi bir doku uyuşmazlığı ya da ‘zaman uyumsuzluğu’ sorunu yaşanmadan başarılmış çok farklı dönemlerin bu buluşturulması …
Bu buluşmalar, yıllardır gündelik yaşam içinde ‘çare’ olarak kullanılmış, kullanılıyor. Peki, bu durumun ‘tarihsel zenginlik’ olarak görülmesi mümkün mü?
Akademik değerlendirmelerin bu soruya olumsuz yanıt vereceği kesin ama -malûm- ‘gündelik yaşam’ deyince akan sular durabiliyor çoğu zaman … Orada kimsecikler konuya ‘kimlik sorunu’ ya da ‘okul’ ya da ‘ekol’ konusu olarak bakmıyor. Başını sokacak bir ev ya da avlunun çevresinde ayakta duracak bir duvar var mı yok mu ona bakıyor.
Yerleşim yerlerimizde bu tür olmuş bitmiş hâller çoktur ve kimileri çok kızabilir belki ama bence bunlar da, zamanla, bir başka zenginliğimiz olarak görülmelidir.
Konservasyon çalışmalarında yapılan müdahale özellikle belli olsun istenir ya, o kurala da çok uygun duruyor.
Peki ya ‘güzel’ denilebilir mi bu duvara?
Bence ‘evet’.
Baksanıza 2026’ya vardık bile. Briket müdahaleli “tarihî taş duvar” muhtemelen artık çeyrek yüzyıl öncesine ve dolayısıyla geçen yüzyıla ait oldu bile.
21’inci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakmış olduğumuzu düşünürsek, “tarihsellik” de durduğu yerde duran bir statü değil, olmamalı. Bu anlamda, tarihsel zenginlik ve kültür mirası ölçütleri yeniden ve yeniden tanımlanmalı …
Yinelemeliyim: Geçtiğimiz günlerde Milas’ın içindeki güzelim bacaları yıka yıka ilerleyen inşaat sektörü düşünülürse, korunmayı hak eden, tarihsel-kültürel miras olarak görmemiz gerekenlerin, kaç yıllar öncesinin ürünü olması gerektiği ölçütü yeniden ve yeniden belirlenmeli. ‘Tescil mevzuatı’ yeniden oluşturulmalı. Kentlere, özellikle de Milas gibi bu bakımdan çok özgün ve çok özellikli kentlere çok özel bakış açılarından bakılması sağlanmalı. Yıllar içinde geldiğimiz yer neresiyse onu kabul etmeli, korumalı, yaşatmalıyız.
Yeraltındaki arkeolojik değerlerimiz ile yer üstündekilere eşit muamele yapılmalı. Ayrımcılık yapılmamalı. Yıkıp geçmeden önce durup düşünülmeli.
Başta Kaymakamlık ve Belediye olmak üzere ilgili kurumlar, yetkililer Milas’a bu gözle yeniden bakmalı.
Sevgili Hocam Ekrem Akurgal’ın, “koruyamayacaksak dokunmayalım, öylece bırakalım, bulunduğu yerlerde hoş tutalım, rahatsız etmeyelim” diye özetleyebileceğim bir yaklaşımı, bir kabulleniş önerisi vardı. Zaman geçtikçe daha çok hak veriyorum kendisine ve bu vesileyle sevgiyle saygıyla anıyorum O’nu da …




