BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Yaşamak, bir yönüyle başlamaktır. Usulca ağaran günlerin bazılarını tam o anlarında yakaladığımda fark ettiğim bir filizlenme duygusudur bu. Tazelenme duygusudur. Sevinmek de dahildir buna. Dünyanın en güzel yeridir o an her neredeyseniz orası. ‘Bitmese’ diye bir yer yoktur ama ‘her yer başlamak’ doludur dünyada. İyi kötü, ille de başlamak. Başka türlü yaşayamazsınız.
Bakın, şimdilerde yine bahar başlıyor. Her yanımızda çiçeklenmeler. Dünyalar kadar çiçek. Bildiğiniz bilmediğiniz, tümünü zaten göremeyeceğiniz kadar çok. Her şey, herkes çiçek açar. Başka yolu yoktur. ‘Bahar’ dediğimiz dünyada tek yol çiçeklenmedir. Diyelim zeytinsiniz; çiçeklenmeden zeytinlenemezsiniz. Havaya, toprağa suya gelen baharla, tatlı tatlı serinlikten ılık ılık sıcaklara yürüyemezsiniz. İlle de çiçek açacak, açılacak. Elbette her şey yolunda gitmeyecek, olmadık işler olacak ama ille bahar da olacak. Kaçıp kurtulmak olanaklı değil. İyi kötü birlikte yaşanacak yine. İsteseniz de istemeseniz de.
Milas’ta bahar, yıllardır olduğu gibi: “Havama, Suyuma, Toprağıma Dokunma” diye haykıran vatandaşlarla başladı yine. Havalarının sularının topraklarının derdine düşürülmüş insanlar, işlerini güçlerini bırakıp kapı kapı dolaşıyor, dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Amasız fakatsız yeni başlangıçlar için. Hayat bahar olsun diye.
Ne olursa olsun bahar olur, bahar gelir, bahar durdurulamaz ama … Zeytinlerin yerlerinden söküldüğü yerde bahar ne yapar? Zeytinleri yerlerinden sökenlerin baharı nereye kadar? Olmaz, olamaz.
Kimileri baharı durdurabileceğini sanıp kilitlemeye çalışır geleceğin kapılarını, ama o da olacak şey değildir.
“Çelik zırhlı duvarlar” öre öre, yasaklar koya koya yıllar geçer belki ama, bahar gelir. Bahar gelecektir. Geleceksizliğe de tahammül edilemez. Baharsızlıkla geleceğe yürünemez. Bahar birikir birikir taşar. Taşkınlık yapmasına da gerek kalmadan, kendiliğinden. Baharın önüne ne kadar yüksek bir bent yapabilirsiniz ki? Baharın birikmesine yetebilecek bir bent yüksekliğine ulaşmanız olanaksızdır. Bırakın ulaşabilmeyi, onun yükselişinin ucunu bucağını tahmin bile edemezsiniz. Yapamazsınız. Bahar ne yapar eder her şeyi aşar. Bahar, onu durdurmaya çalışan beyhude çabalara güler geçer, bendine sığmaz taşar. Beraberindeyse hayat taşır. Biz buna ülkecek “belki yarın, belki yarından da yakın” olan ‘gelecek güzel günler’ deriz ve bunun geleceğine de tereddütsüz inanırız. Elbette inanmakla yetinmeden, ille de baharların önünü açacak adımları ‘korkma’dan ata ata …
…
Milas’ta bir bahar günü, Milas Ziraat Odası, Milas Ticaret ve Sanayi Odası, Milas İlçe Tarım Müdürlüğü yöneticileri; yıllardır “Havama, Suyuma, Toprağıma Dokunma” diye haykıran vatandaşlarıyla neden görüşmezler?
Zeytin ağaçlarını yerlerinden söküp söküp götürürken, “yaptığımız her şeyi mevzuata uygun yapıyoruz, ayrıca zeytin ağaçlarını yine dikiyoruz” diyen
şirket yetkililerine, acele kamulaştırmaların oluşturduğu, oluşturacağı büyük mağduriyetlere tepki gösteren köylülerle neden görüşmezler?
Bu konuda bir ‘görüş yasakları’ mı vardır? Görüşmeleri yasaklanmış mıdır? Nedir?
Bir yandan, doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili oldukları köylü vatandaşlarla görüşmezlerken öte yandan Şirket’in davetine uyup katıldıkları iftar sofrasında gülümseyenler olarak hiç mi rahatsızlık duymaz, huzursuz olmazlar bu durumlarından?
Peki, onların bu görüşmezlik halleriyle kapattıkları iletişim kapılarının açılacağına dair hiç mi umut yoktur?
Diyelim ki görüştüler ve görüşme sırasında konuştular: Başları belaya mı girer? Başlarına iş mi açılmış olur? Tehlikeli mi olur? Ne olur?
Çare arayan vatandaşlarına sırtlarını dönüp adeta kaça kaça gidip oturdukları sofralarda oruçlarını aça aça sevap kazanabilirler mi?
Bu ve benzer benzemez daha pek çok şeyi düşünmezler mi?
Neden bu konularda bir açıklama yapma ihtiyacı duymazlar? Neden? İnsan merak ediyor. Sordukça sorası geliyor:
Hiç görüşmeyerek, neden görüşmediklerine ilişkin de hiç konuşmayarak nereye varmayı düşünürler? Düşünürler mi? Bu sorunlarla birbirinden ayrı düşülmüş, karşı karşıya gelinmiş olunsa da, bunun bir ‘Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi’ hukuku yok mudur, oluşturulamaz mı? Örnekse, bunu da ‘bayramdan sonra’ya bırakmış olaydık kötü mü olurdu? Bayram daha iyi bir bayram haline getirilmiş olmaz mıydı? Hiç yok mu daha iyi bir bayram ihtimali?
…
9 – 20 Kasım 2026 tarihleri arasında ‘Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31’inci Taraflar Konferansı’ (COP31) Antalya’da yapılacak. Ne güzel. İyi hoş da: Dünya çapında ‘iklim krizi’ne karşı mücadelenin örgütlenmesi ve başarısı için 196 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilecek bu toplantıya ev sahipliği ve eşbaşkanlık yapacak olan Türkiye’nin, adeta iklim krizini derinleştirecek ne varsa fazlasıyla yapıyor olmasına ne demeli?
Örneğin Milas’ta; ömrünü doldurmuş termik santrallerde yakılmak üzere kömür madeni çıkarmak için ormanları yok eden, bulunan “dahiyane yöntem” (!) ile zeytin ağaçlarını yerlerinden eden, köylü vatandaşlarımızın tarımsal üretime devam ettikleri özel mülklerine ‘acele kamulaştırma’ kararlarıyla el koyan iktidar, iklim krizinin önlenmesi için samimi bir çaba gösterebilir mi?
Herkes biliyor: İklim krizinin nedenleri arasında en başta gelen karbon emisyonunu yaratan kömür ve termik santrallerdir. Bir yandan kömür madenciliğini destekleyecek politikalar, uygulamalar, kararlar alarak ortalığı allak bullak edeceksiniz, sorun üreteceksiniz öte yandan COP31’e ev sahipliği yapıp çözüm ortağı görüntüsü vermeye çalışacaksınız?
Olur mu hiç? Olmaz elbette.
Bu konuda samimiyet testinden başarıyla geçilebilmesi için 10 Ocak 2026 tarihli acele kamulaştırma kararının geri alınması gerekir. Ve bu da; 31 Mart 2024 yerel seçimleri öncesinde 13 Mart 2024 tarihinde AK Parti Muğla Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Prof. Dr. Aydın Ayaydın’ın tavsiyesiyle ‘seçim kazanmak için’ yapılabildiği gibi, bu kez de ‘çevre’ için, havamız, suyumuz, toprağımız için yapılabilir. Havamız, suyumuz, toprağımız zehirlenip yok edilmesin diye yıllardır mücadele eden vatandaşlarımızla buluşarak, görüşerek, konuşarak yapılabilir.
Bu noktada, yargı makamlarının, önlerinde duran konuyla ilgili dosyalar hakkında bir an önce vermeleri beklenen kararlar da büyük önem taşıyor. Kamuoyunun beklentisi, bu kararların, ‘acele kamulaştırma’ kararlarının ancak gerçekten zorunlu ve istisnai, yani olağanüstü durumlarda verilebileceği gözetilerek verilmesi yönündedir.
Yıllardır uygulanmaya çalışılan bir kömür üretim planının ‘acelelik hali’ olduğunun öne sürülmesinin ve buna bağlı olarak kamulaştırmanın ‘acil bir ihtiyaç’ gibi sunulmasının kabul edilebilir olmadığına dikkat çeken ‘İkizköylülerin Avukatları’nın: “Yargıdan beklentimiz, yurttaşların mülkiyet hakkını, çevre hakkını ve adalete erişim hakkını koruyan kararlar vermesidir” sözleriyle son noktayı koymuş olalım.




