Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
“Başkalarını tanımak zekâ gerektirir. Kendini tanımak ise cesaret.”
İnsan, yaşamı boyunca sayısız insanla karşılaşır. Kimini çözdüğünü sanır, kimini yanlış anlar, kimini ise yıllarca tanıdığı hâlde aslında hiç tanımadığını fark eder.
Başkalarının davranışlarını analiz etmek, niyetlerini anlamaya çalışmak ve ilişkileri yorumlamak önemli bir zihinsel beceridir. Ancak bundan çok daha zor bir şey vardır: Aynaya bakıp kendini olduğu gibi görebilmek.
Çünkü insan, başkalarının kusurlarını görmekte çoğu zaman ustadır; kendi kusurlarıyla yüzleşmekte ise aynı cesareti gösteremez.
Antik çağ filozofu Sokrates, yüzyıllar önce Delfi Tapınağı’nın girişinde yer alan “Kendini tanı” sözünü yalnızca bireysel bir öğüt olarak değil, bilgeliğin başlangıcı olarak görüyordu.
Ona göre insan, önce kendi cehaletini kabul etmeli, sonra kendini keşfetme yolculuğuna çıkmalıydı. Gerçek bilgi, dış dünyayı tanımaktan önce insanın kendi iç dünyasını tanımasıyla başlar.
Modern sosyolojinin kurucularından Charles Horton Cooley, geliştirdiği “Ayna Benlik Kuramı” ile dikkat çekici bir gerçeğe işaret eder. Cooley’e göre insanlar, kendilerini çoğu zaman başkalarının gözünden görmeye başlar. Zamanla kendi benliklerini değil, çevrenin onlara yansıttığı görüntüyü yaşamaya başlarlar.
İşte tam da bu nedenle birçok insan, gerçekte kim olduğunu değil; başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü tanımaktadır.
Benzer biçimde Erving Goffman, toplumsal yaşamı bir tiyatro sahnesine benzetir. Ona göre insanlar sosyal hayatta sürekli roller oynar; işte farklı, evde farklı, arkadaş ortamında farklı maskeler takarlar.
Sorun maskeler değildir. Asıl sorun, bir süre sonra kişinin maskesiyle gerçek benliği arasındaki farkı unutmasıdır.
Psikanalizin öncülerinden Carl Gustav Jung ise bunu şu sözle özetler:
“İnsan, bilinçdışını bilinçli hâle getirmedikçe, o hayatını yönetir ve sen buna kader dersin.”
Jung’un bu yaklaşımı, kendini tanımanın neden cesaret istediğini açıkça gösterir. Çünkü insan yalnızca güçlü yanlarıyla değil; korkularıyla, kıskançlıklarıyla, öfkesiyle, kırılganlıklarıyla ve bastırdığı duygularıyla da yüzleşmek zorundadır. İşte gerçek cesaret tam da burada başlar.
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern insanın sürekli dışarıya yöneldiğini, tüketim ve görünürlük kültürü içinde kendi iç sesini giderek kaybettiğini söyler.
Bugün insanlar birbirlerini takip etmek için saatler harcarken, kendilerini dinlemek için birkaç dakikayı bile ayıramamaktadır.
Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur.
İnsanlar birbirlerinin hayatlarını ezbere biliyor; fakat kendi korkularının kaynağını bilmiyor.
Başkalarının karakterini tartışıyor; fakat kendi davranış kalıplarını sorgulamıyor.
Herkesi değiştirmeye çalışıyor; ama kendisiyle yüzleşmekten kaçıyor.
Oysa gerçek olgunluk, haklı çıkmak değil; gerektiğinde “Yanılmışım.” diyebilmektir.
Gerçek güç, kusursuz görünmek değil; eksiklerini kabul edebilmektir.
Gerçek özgürlük ise başkalarının alkışına göre yaşamak değil, kendi vicdanının sesini duyabilmektir.
Başkalarını tanımak sizi başarılı yapabilir.
Ama kendinizi tanımak, sizi gerçekten özgür yapar.
Çünkü insanın hayatındaki en uzun yolculuk, kilometrelerle ölçülen yol değildir.
En uzun yolculuk, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.



