Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Sabah gözümüzü açıp ekranı elimize aldığımızda bizi çoğu zaman bir haber, bir güzellik ya da bir dost mesajı değil, bir öfke karşılıyor. Birinin söylediği bir söz, atılan bir başlık, yapılan bir hareket. İçimizde tanıdık bir gerginlik yükseliyor. Kaşlarımız çatılıyor, kalbimiz hızlanıyor, daha kahvaltı etmeden, gün öfkeyle başlıyor. Ve bu his gün boyunca peşimizi bırakmıyor. Sanki çağımız, bize her an kızacak yeni bir sebep sunmak için kurulmuş gibi. Öfke, günümüzün en sadık, en her yerde hazır duygusu hâline geldi. Peki neden?
Biyoloji bu duygunun ne kadar kadim ve ne kadar hızlı olduğunu gösterir. Beynimizin derinliğinde, tehlikeyi bir anda algılayıp bedeni harekete geçiren eski bir alarm sistemi vardır. Bir tehdit sezdiğinde düşünmeyi beklemez, saniyeler içinde bizi savunmaya ya da saldırıya hazırlar. Öfke tam da bu sistemin çocuğudur. Atalarımız için hızlı öfke bazen hayat kurtarırdı. Ne var ki bu sistem bir yorumu, bir başlığı, bir uzaktaki yabancının sözünü de tıpkı bir saldırı gibi algılayabilir. Dahası, öfkenin tuhaf bir yanı vardır. Haklı olduğumuzu hissettiğimiz o an, bize kısa süreli bir güç ve tatmin duygusu verir. Beyin bunu bir tür ödül olarak kaydeder. İşte bu yüzden öfke bulaşıcıdır ve bir kez tadına vardığımızda, farkında olmadan onu aramaya başlarız.
Psikoloji buraya çok önemli bir ayrıntı ekler. Öfke neredeyse hiçbir zaman ilk duygu değildir. Çoğu zaman altında daha kırılgan bir şey yatar. Bir korku, bir incinme, görülmeme, değersiz hissetme, çaresizlik. Öfke bu yumuşak duyguların üstüne giydiğimiz sert bir zırhtır. Çünkü kızgın olmak, incinmiş olmaktan daha güçlü hissettirir. Bunun yanına bir de kimlik meselesi eklenir. İnsan bir gruba ait olduğunda, o grubun düşmanlarına duyulan öfke bir aidiyet duygusuna dönüşür. Karşı tarafa kızdıkça kendi tarafıma daha çok bağlanırım. Böylece öfke yalnızca bir tepki olmaktan çıkar, adeta bir kimliğe dönüşür. Ve kimliğe dönüşen bir duygudan vazgeçmek, insanın kendinden vazgeçmesi kadar zor olur.
Felsefe meseleyi daha da derinleştirir. Bir insanı ya da bir düşünceyi tümüyle düşman ilan ettiğimizde, aslında onu anlama ihtimalimizi de kapatmış oluruz. Öfke, karşımızdakini bir insan olmaktan çıkarıp bir hedefe indirger. Oysa gerçek bir sohbet, bir uzlaşı, hatta bir fikir ayrılığı bile karşımızdakinin de bir insan, bir iç dünya, bir gerekçe taşıdığını kabul etmeyi gerektirir. Eski düşünürlerin çok değer verdiği bir erdem vardır. Ölçülülük. Yani duyguya kapılıp sürüklenmek yerine, bir an durup düşünebilme, öfkeyle aklın arasına küçük bir mesafe koyabilme gücü. Ahlaki kesinlik, yani her zaman haklı olduğumuza dair o rahat inanç, çoğu zaman düşünmenin değil, düşünmeyi bırakmanın işaretidir. Çünkü gerçekten düşünen insan, karşısındakinin de bir doğrusu olabileceği ihtimaline yer bırakır.
Tasavvuf bu ateşin tam karşısına çok güzel bir kavram koyar: Hilm. Yani yumuşaklık, sabır, öfkeyi yutabilme olgunluğu.
Eski bilgeler için asıl kahraman, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği anda kendine hâkim olabilen insandı. Tasavvuf öfkeyi bir düşman gibi yok etmeye çalışmaz, onu terbiye etmeyi öğretir. Çünkü öfkenin altında çoğu zaman incinmiş bir gönül yatar ve o gönül sertlikle değil merhametle iyileşir. İnsan karşısındakine kızdığı anda bile onun da bir yara taşıdığını hatırlayabilirse, öfke yerini anlayışa bırakır. Merhamet, öfkenin panzehiridir. Ve merhamet zayıflık değil, en zor kazanılan güçtür.
Bu dört sesi birleştirdiğimizde tablo netleşir. Biyoloji bize öfkenin hızlı, bulaşıcı ve ödüllendirici olduğunu söyler. Psikoloji onun altında hep daha kırılgan bir duygu yattığını gösterir. Felsefe öfkenin anlamayı öldürdüğünü hatırlatır. Tasavvuf ise onu ancak sabır ve merhametle yumuşatabileceğimizi fısıldar. Dördü de aynı yere işaret eder. Öfke çağın en sadık duygusu oldu, çünkü hem içimizdeki eski alarm hem de dışımızdaki hızlı dünya onu sürekli besliyor. Ama beslenen her ateş gibi o da en çok yandığı yeri yakar. Yani bizi.
O halde çözüm, öfkeyi bütünüyle yok saymak değildir. Bazı öfkeler haklıdır, bir haksızlığa karşı ayağa kalkmamızı sağlar ve bu değerlidir. Mesele, öfkeye kapılmak ile onu yönetmek arasındaki farktır. Kızdığımız an ile tepki verdiğimiz an arasına küçük bir nefes koyabilmek. Bir başlığa hemen atlamadan önce durup düşünebilmek. Karşımızdakinin de bir insan olduğunu hatırlayabilmek. Bunlar küçük gibi görünen ama insanı hem başkalarına hem de kendine yaklaştıran davranışlardır.
Ve sonunda anlarız ki öfke bize güçlü olduğumuzu hissettirir, ama asıl güç onu tutabilmektedir. Sürekli kızan bir insan özgür değil, tam tersine kendi alarmının esiridir. Asıl özgürlük, karşısındaki ateşe rağmen sakin kalabilen, incinmişken bile merhameti seçebilen insandadır. Çünkü öfke kolaydır, herkes öfkelenir. Zor olan ve bu yüzden değerli olan, yumuşayabilmektir.




