BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Kuvvetle muhtemeldir ki, uzunca süredir belki aklınıza bile gelmeyen çok önemli bir başlangıç unsurundan yoksun başlıyorsunuz günlerinize: Gazetesiz!
Yani gazetesizsiniz …
Dijital olanından değil kağıt üzerine basılmışından söz ediyorum elbette. Yaygın olsun yerel olsun …
Günlerinizden, yaşamınızdan tümden çıkmış, çıkarılmış bir başlangıçtır o oysa. Gün dediğin onsuz olmazdır. Adı üzerinde: ‘Günlük Gazete’dir. Gün oldukça olacaktır o da. İlle de olacaktır, okunacaktır.
“Eskiden” dediğinizi duyar gibiyim. Duymazdan gelsem ve size günlük yaşamınızda, aslında eski olan yeni bir şey yapmanızı önersem diyorum.
Sayıları giderek azalan gazete bayilerinden de hızla uzaklaşıyor, onlarsız da bir güzel yaşıyorsunuz. Ya da öyle sanıyorsunuz. Yapmasanız diyorum.
Önceleri neredeyse adım başı satılan gazete-dergi türü basılı ürünler artık sayılı adreslerde varsa var. Esnaf da, alanı azalan bu ürünlerin satışına aracılık etmek istemiyor. “İadesi, şusu busu, zaten üç kuruş kalıyor” deyip gazete-dergi satma işini bırakıyorlar. Bir yere kadar da haklılar.
“Eskilerde kaldı onlar” diye denile elimizde avucumuzda ne kaldıysa o kadarıyla oyalanıyoruz işte. Biraz “hey gidi günler hey”li biraz “olduğu kadar”lı biraz “hiç yoktan iyidir”li hallerle geçiyor zaman. Ortalıkta, yapılmaması gereken birçok şeyi yapıp yapıp da dolaşıp duranlara çok sinir olup çok kızmanıza rağmen selamlaşmak gibi bir durumumuzdur bu da. Bu da bir tür iletişimse iletişimimizdir işte. Öylesine. Yarım yamalak, eksik, bozuk, okumasız yazmasız olmasak!
‘Yeniden’ olmaz mı, ne dersiniz?
…
“İnsan nasıl insan oldu!”
Çok şey öğrendiğim kitaplardandır.
İnsanın nasıl vahşileştirildiğine tanıklık ede ede geldiğimiz bugünlerimizde en güzel mücadelemiz; ‘vahşi kapitalizm’ koşullarında, onun kaçınılmaz ürünleri arasında yolumuzu, yönümüzü, doğrularımızı, yani haysiyetimizi ve elbette umutlarımızı, en kısa deyişle ‘insanlığımızı’ kaybetmemek içindir. İnsan olabilmek, insan kalabilmek içindir. Her yerde, hep. Savunmamız gereken insanlığımızdır hep. Yılmadan, yorulmadan. Yalansız dolansız.
…
“Doğruyu, yalnızca doğruyu! …”
Tanıklıkların dile getirilmesi öncesinde mahkemelerde ettirilen yemini çağrıştıran bir kalıp sözümüzdür.
“Doğruyu, yalnızca doğruyu söyleyeceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim …”
Ülkemizde de mahkemelerde tanığa, kendisine sorulacak sorulara vereceği yanıtların gerçeğe aykırı olmayacağına ve dava konusuyla ilgili bildiği her ne ise tümünü mahkeme huzurunda eksiksiz ve de fazlasız anlatacağına ilişkin, ‘namusu, şerefi ve kutsal değerleri üzerine’ yemin ettirilir.
Yapılabilmesi için yeminlere ihtiyaç duyulması da ayrıca bir büyük sorunumuzdur ama neyse …
Peki, buna rağmen mahkemelerde tanıklar ‘doğruyu, yalnızca doğruyu’ mu dile getirirler?
Bunun aksine dair o kadar çok örnek vardır ki!
‘Mahkemeyi yanıltmak’tır bunun adı. Suçtur.
Yaşamlarımız boyunca hepimiz dahiliz buna.
Cezası çok ağır, bilirsiniz.
Bilmezden gelmeniz daha büyük suç olur.
‘Namus, şeref ve kutsal değerler’ diye özetleyip sıraladığımız her neyimiz varsa tümünün ayaklar altında çiğnenmesi olur.
Günlük yaşamlarımız boyunca, dava konusu edilmemiş, mahkemeleşilmemiş, yani yeminsiz kasemsiz anlatıp durduğumuz bir dolu tanıklığımıza ise hiç girmeksizin sürdürmeliyim. Yoksa işin içinden çıkamayacağım kesin.
…
Ama ne üzücüdür ki ‘insan olmak ya da olmamak’ meselesi olarak görülmesi gereken bu kulvarda dayanıksızlık en dayanılmaz, en ağır hafifliktir ve fakat asla çaresizlik değildir. Hep, her zaman ‘yapacak birçok şey vardır’. Bir çuval dolusu bomboş laf etmek yerine, ileri geri konuşup durmak yerine …
Elbette zaman zaman ‘çaresizlik’ durakları vardır yaşamımızda. İnsan bazı bazı ‘çaresiz kalıp’ da ‘yalan beyan’a sapabilir. İnsanlıktan çıkabilir. İnsanlığın dışı çok uzaklarımızda değildir. Burnumuzun dibindedir desek yeridir. Göz göre göredir. Kahreder. İnsan olan için dayanması güçtür ama dayanması gerekir insanın. Aksi durum ‘insanlık adına’ büyük kayıptır. Çok da ayıptır.
Yaşamak, bu yönüyle bakarsak, ‘tutmuş insanları sevmiş’* olanlar için hep çok zor ama bir o kadar da gurur verici bir büyük mücadeledir.
Can Baba’nın “Bir numaralı Halk Düşmanı *” şiiri, bu bakımdan, insanın nasıl insan olabildiğine ya da olamadığına ilişkin kocaman bir ders kitabı gibidir.
Sizin için yeni olsun olmasın, Can Baba’nın bu şiiri gibi değerlendirin yaşamınızdaki ‘yeni’ olan her neyse … Siyaset de dahil.
Size tavsiyem: Gazeteler ve dergiler için bir zamanlar çok yaygın olarak kullanılmış “Oku okut, abone ol abone bul!” sloganıdır.
Ötesi size kalmıştır.
Bir numaralı Halk Düşmanı *
Can YÜCEL –
reis bey dedim reis bey
asın beni dedim dövün öldürün beni
suçluyum dedim kahpenin soysuzun biriyim ben
vatan hainiyim belki de
çalmadım öldürmedim ama
daha kötüsünü yaptım
na’aptım biliyor musunuz
halim beyin deposunda hamaldım geçen yıl
kaçıncı balyaydı kim bilir
kaçırmışım keçileri bir ara
arabalar evler sokaklar alıp başını gitmiş
bi ova bi ben bi gökyüzü
sırtımda bir pamuk tarlası
çıkmış üstüne güneş ter ter tepinir
tek dur dedim güneşe
hayvanlığın lüzumu yok
baktım oralı değil
yıktım oracığa pamuk tarlasını
aldım ayağımın altına güneşi
yer misin yemez misin
neden sonra uyanmışım
karanlıklar basmış geceler olmuş
bir ayçiçegi açmış sağ elimde
solumda yediveren yedi amele
almışız denizi karşımıza
çatır çatır dişimizde ayçiçekleri
bi güzel ağlamışız
adamın gözleri reis bey adamın gözleri
bir koltuk meyânesiydi
izmir’in meyane boğazı’nda
bir dumandır uğruyor dışarı bir duman
dumanın yanısıra bir kerih türkü
gel dedi gel girdim içeri
koluma yapıştı birden
gördün mü dedi şu deyyusları
köşede üç herif oturuyordu
nedense çürük dişlerim geldi aklıma
o keçiler var ya dedi o namussuzlar
onlar yedi benim başımı
bir gün bile yaşatmam o itleri ama
şükretsinler gene kafakağıdımı kaybettim
ah bir kafa-kağıdım olsa
ben bilirim yapacağımı
adamın gözleri bir bursa bıçağıydı
çıkardım cebimden nüfus kağıdımı
tutuşturdum eline
sonra na’aptım biliyor musunuz reis bey
doğru keraneye gittim
kambur bir karı buldum evlerin birinde
belli sığıntı orda
eski terlikler gibi bakıyor insanın yüzüne
gel dedim çıkalım yukarı
ben müşteriye çıkmam dedi
olsun dedim olsun
çaça da geldi peşimizden
al takke ver külah üstesinden geldik işin
oturttum sonra karyolanın kenarına
saçlarını taradım dudaklarını boyadım
parayı verdim eline tam gideceğim artık
cıvıl cıvıldı gözleri
yeni dağılmış bir ilkokul gibi
işte böyle dedim reis bey
başınızı ağrıtmayayım
yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar
karıştırmadım
biliyorum suçluyum razıyım cezama
çalmadım öldürmedim ama
daha kötüsünü yaptım
na’aptım biliyor musunuz reis bey
tuttum insanları sevdim.




