Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
“Mutluyum”, “umurumda değil”, “alıştım”, “onu çoktan unuttum”… Bazen insanın yıllarca inandığı en büyük yalanlar, başkalarının söyledikleri değil, kendi içinde tekrar ettikleridir.
İnsan her zaman başkalarını kandırmaz. Bazen hayatının en uzun ikna çabasını kendi içinde verir.
“Mutluyum” der. Oysa yalnızca mutsuzluğunun düzenine alışmıştır.
“Umurumda değil” der. Oysa gecenin en sessiz saatinde zihnine düşen ilk şey hâlâ odur.
“Alıştım” der. Aslında alışmamıştır; yalnızca acısını gündelik hayatının içine yerleştirmeyi öğrenmiştir.
“Onu çoktan unuttum” der. Sonra bir şarkı, bir sokak, eski bir fotoğraf ya da hiç beklemediği bir koku yıllardır kapalı tuttuğunu sandığı bir kapıyı birkaç saniyede yeniden açar. Çünkü insan bazen gerçeği bilmediği için değil, bildiği gerçekle yaşamak zor geldiği için kendisine yalan söyler. Ve insanın kendisine söylediği yalanların tehlikeli tarafı tam da burada başlar. Başkasına söylediğiniz yalanın çoğu zaman farkındasınızdır. Kendinize söylediğiniz yalana ise zamanla inanmaya başlarsınız.
“MUTLUYUM”
Belki de çağımızın en kolay söylenen, en zor doğrulanan cümlesidir. Çünkü artık yalnızca yaşamak yetmiyor; nasıl yaşadığımızı başkalarına göstermek zorundaymışız gibi davranıyoruz.
Fotoğraflar güzel. Masalar kalabalık. Tatiller kusursuz. Gülümsemeler yerli yerinde.
Ama insanın fotoğrafını çekemediği bir yer vardır: İçi.
Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı insanların kendilerini başkalarına sundukları bir sahne üzerinden anlamlandırıyordu. İnsan toplumsal yaşamda farklı roller üstleniyor, kendisini başkalarının karşısında belirli biçimlerde sunuyordu.
Bugün ise mesele daha karmaşık. İnsan artık yalnızca başkalarının karşısında rol yapmıyor. Bazen oynadığı rolün seyircisi de kendisi oluyor. Sürekli güçlü görünürse güçlü olduğuna, sürekli mutlu görünürse mutlu olduğuna inanabileceğini düşünüyor. Oysa iyi görünmek ile iyi olmak aynı şey değildir. Bir insanın yüzündeki gülümseme, hayatından memnun olduğunun kanıtı değildir. Bazen gülümsemek mutluluğun değil, saklamanın biçimidir.
“UMURUMDA DEĞİL”
Bu cümleyi çoğu zaman gerçekten umurumuzda olmayan şeyler için kullanmayız. Çünkü insan, önemsemediği bir şeyi kendisine tekrar tekrar açıklama ihtiyacı duymaz. “Umurumda değil” bazen karşı tarafa söylenmiş bir cümle değil, insanın kendi zihnine verdiği bir emirdir: “Artık bunu düşünme.”
Fakat duygular emir-komuta zinciriyle çalışmaz. Bir insanı telefonunuzdan silebilirsiniz. Fotoğraflarını kaldırabilirsiniz. Numarasını engelleyebilirsiniz. Yıllarca görmeyebilirsiniz. Ama insan zihninin “sil” tuşu yoktur.
Freud’un savunma mekanizmalarına ilişkin yaklaşımı bize önemli bir şeyi hatırlatır: İnsan zihni, katlanmakta zorlandığı bazı gerçekleri bilinçten uzaklaştırmaya çalışabilir. Fakat bir duyguyu bastırmak, onu ortadan kaldırmak değildir. Bu nedenle bazen “umurumda değil” dediğimiz şey, aslında fazlasıyla umurumuzda olduğu için üzerini örttüğümüz şeydir.
“ALIŞTIM”
İnsan şaşırtıcı biçimde çok şeye alışabilir. Yalnızlığa. İlgisizliğe. Sevilmemeye. Görmezden gelinmeye. Kötü bir evliliğe. Değersiz hissettirilmeye. Hatta mutsuzluğa bile. Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Alışmak ile iyileşmek aynı şey değildir.
Bir odadaki kötü kokuya bir süre sonra alışabilirsiniz. Bu, havanın temizlendiği anlamına gelmez. İnsan ruhunda da bazen benzer bir şey olur. Acı devam eder fakat kişi artık onu her gün aynı yoğunlukta fark etmez. Sonra buna “iyileştim” der. Oysa belki yalnızca acıyla yaşamayı öğrenmiştir. İşte insanın kendisine söylediği en ikna edici yalanlardan biri burada ortaya çıkar: “Ben böyle iyiyim.”
Bazen değildir. Sadece değişimin yaratacağı belirsizlik, mevcut mutsuzluğun tanıdıklığından daha korkutucu gelmektedir. İnsan bildiği acıyı, bilmediği ihtimale tercih edebilir. Sonra da buna kader der.
“ONU ÇOKTAN UNUTTUM”
Unutmak konusunda kendimize karşı gereğinden fazla acımasızız. Bir insan hayatımızdan çıktıysa zihnimizden de tamamen çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa insan hafızası böyle çalışmaz. Bazı insanlar unutulmaz. Bazı yaşanmışlıklar silinmez. Bazı cümleler yıllar sonra bile hatırlanır. Ama bunların hiçbiri, geçmişe dönmek istediğimiz anlamına gelmez. İnsan birini unutmadan onsuz yaşamayı öğrenebilir. Geçmişini hatırladığı hâlde geçmişine dönmek istemeyebilir. Bir zamanlar çok sevdiği bir insanı bugün hayatında istemeyebilir. Belki de olgunluk, “Hiçbir şey hissetmiyorum” diyebilmek değildir. Bir zamanlar hissettiklerimizin bugün hayatımızı yönetmesine izin vermemektir. Bu yüzden bazen “Onu unuttum” demek yerine, söylenebilecek çok daha dürüst bir cümle vardır: “Unutmadım. Ama artık orada yaşamıyorum.”
“BÖYLE GELMİŞ, BÖYLE GİDER”
Belki de insanın kendisine söylediği en ağır yalan budur. Çünkü diğerleri geçmişi saklar. Bu cümle ise geleceği teslim eder. İnsan sevmediği bir işte yıllarca kalır: “Şimdilik böyle.” Hayalini erteler: “Daha zamanı var.” Bitmiş bir ilişkiyi sürdürür: “Belki düzelir.” Kendisini değersiz hissettiren insanlara tahammül eder: “Onun karakteri böyle.” Söylemek istediği sözleri içine atar: “Şimdi sırası değil.” Gitmek ister: “Biraz daha bekleyeyim.” Ve yıllar geçer.
Bir gün geriye dönüp baktığında hayatındaki bazı şeylerin kader olmadığını fark eder. Onlar yalnızca yıllarca ertelenmiş kararlardır. İşte insanın gerçek anlamda yaşlanması bazen burada başlar. Saçların beyazlamasında değil. Yüzdeki çizgilerde değil. Takvim yapraklarında hiç değil.
İnsan, değiştirebileceği şeylere yıllarca “yapacak bir şey yok” dediğinde yaşlanmaya başlar. Gitmek istediği hâlde kaldığında… Konuşmak istediği hâlde sustuğunda… Kırıldığı hâlde “önemli değil” dediğinde… Sevilmediğini hissettiği hâlde “aslında beni seviyor” diyerek kendisini ikna ettiğinde… Ve başka türlü yaşayabileceğini bildiği hâlde: “Ben böyle mutluyum” dediğinde.
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, her sabah aynanın karşısında kendisine güzel cümleler söylemek değildir. Bazen insanın ihtiyacı olan şey, kendisine güzel şeyler söylemekten önce doğruyu söyleyebilmektir.
“Hayır, iyi değilim.” “Evet, kırıldım.” “Evet, hâlâ önemsiyorum.” “Hayır, alışmadım.” “Evet, korkuyorum.” “Burada mutlu değilim.” “Bunu değiştirmek istiyorum.”
Bunlar zayıflık cümleleri değildir. Tam tersine insanın kendisine dönmeye başladığı cümlelerdir. Çünkü insan kendisine karşı dürüst olmadığı sürece hayatıyla ilgili gerçek bir karar da veremez.
Ve belki bir gün hepimizin karşısına hayatımızın en zor hesabı çıkacak. “Kim seni üzdü? Kim seni terk etti? Kim sana haksızlık yaptı?” değil, asıl soru şu olacak:
Sen, gerçeği bildiğin hâlde kendine kaç yıl yalan söyledin? Sevilmediğini bildiğin yerde neden kaldın? Mutsuz olduğunu bildiğin hayatı neden savundun? Gitmek istediğin hâlde neden “burada iyiyim” dedin? Kırıldığın hâlde neden “umurumda değil” diye kendini kandırdın?
Çünkü insan bazen başkalarının kendisine yaptıklarından değil, kendisinin kendisine yapmaya devam ettiği şeylerden yorulur. Takvim bunun yalnızca şahididir. İnsanı asıl yaşlandıran zaman değildir. Yaşamadığı hayatın içinde geçirdiği zamandır. Ve belki insanın aynaya bakıp kendisine sorabileceği en ağır soru şudur:
“Kaç yaşındayım?” değil, “Kaç yılımı kendime inanmadığım şeyleri söyleyerek geçirdim?”
Çünkü insan bazen yüzündeki çizgilerle değil; söyleyemediği sözlerle, çıkamadığı hayatlarla, bitiremediği ilişkilerle, ertelediği hayallerle ve kendisine yıllarca tekrar ettiği küçük yalanlarla yaşlanır.
Takvim yalnızca yılları sayar. İnsan ise en çok kendisine söylediği yalanlarla yaşlanır.



