Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Geçtiğimiz günlerde Adalet ve Kalkınma Partisi 25’inci kuruluş yılını kutladı.
Bir parti düşünün ki, tüm yaşamı iktidarda geçsin. Şu ana kadar böyle oldu.
Koalisyon ve çeşitli sıkıntılar ile geçen onca yıllık çok partili demokrasimizin ve ekonomimizin, hepimizin eleştirilerine ve şikayetlerine maruz kaldığını hatırlarım. Hemen hiçbir şeyden memnun değildik. Siyasal kavgalar, ekonomik sıkıntılar yanında genel bir huzursuzluk ve bu kaosu yönetemeyen siyasiler mevcut koalisyonun bozulup erken seçimlere gidilmesi ile yeni kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi ilk seçimde iktidar oldu.
Bugün 35 yaşındaki bir genç insan sadece bu iktidarı yaşayarak büyüdü. 25 yaşında üniversiteyi bitirip iş hayatına atılan bir emekçi bu iktidar ile nerdeyse emekli oldu.
Sizin anlayacağınız bir insanın en verimli yıllarında sadece bir iktidar partisi görüyor olması ve demokrasi yan yana nasıl duruyor görüşlerinizi merak ediyorum.
Bu bir istikrar mı yoksa bir umutsuzluk mu ve belki her ikisi de veya hiçbiri. Ama sıradandan çok farklı ve demokratik hikayeleri yıkan bir tarafı olduğu benim görüşüm.
İşte böylesi bir süreçte 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile “YETMEZ AMA EVET” diyen bir kısım aydınların ve akademisyen ile sanatçıların desteklediği bir oylamada yüzde sadece 51.41 ile Türkiye Cumhuriyeti parlamenter demokrasiyi rafa kaldırarak tek adam rejimi olan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet (Başkanlık) Sistemi”ne geçti.
İktidar her bakımdan, Atatürk tarafından kurulan bu Cumhuriyetin yakın tarihini yeniden yazmak arzusundan hiçbir zaman vaz geçmedi. İlk döneminde ellemediği ekonominin Ecevit hükümetinden gelen kremasını yiyerek geçiren ve henüz hiçbir şeye bağlanmamış ve çekimser yaklaşımlarıyla özgürlükçü ve yenilikçi görüntü veren iktidar bu konuda içerden olduğu kadar yurt dışından da takdir ve destek buldu. Oysa hedefleri yeni bir tarih yazmak olduğu çok açık olmasına rağmen bu yeterince ciddiye alınmayan veya ne olacak ki der tarzında bakışlar ile bugün toplumun tüm yaşam alanlarını kontrol eden ve iktidarın verdiği alanlarda verdiği süre kadar top oynar duruma düşüldüğünün sanırım yeterince anlaşılmış olmasını beklerken hâlâ anlaşılmadığının da tanığıyız.
Bazı politikacılarımızda veya kanaat önderlerinde hâlâ bir ümit var yaklaşımları zaman zaman görmek insana inanılır gibi gelmiyor.
Yollarının yönlerinin bu olduğunu daha nasıl anlatmalılar, bunun görülebilmesi için daha ne yapmalılar bilmiyorum.
Gerçek ise bugün hepimizin yaşadığıdır. Siz anlamasınız bile!
Bu iktidar zamanında bozulan ekonomik yapının eseri olarak 2021-2025 tarihleri arasında e-devlet üzerinden yardım talep eden yurttaş sayısı 26.8 milyon oldu. Milyonlarca insan yardıma muhtaç olduğunu belirtirken bütçeden bu konuya ayrılan kaynak ise durmadan artmak zorunda kalıyor. Bu yılın ilk yedi ayında yapılan harcama tutarı 285 milyar lirayı aştı. Her ay bu tutar daha fazla artış göstermekte.
Oysa geriye gidip o şikayet ettiğimiz yıllarda 1 dolar 1.44TL, 1 Euro 1.27TL ve çeyrek altın sadece 12.87TL idi. Şimdilerde ise 1 dolar 48TL’yi, Euro 57 TL’yi aşmış durumda ve çeyrek altın ise 12 bin lira seviyelerinde.
Ne başarı değil mi?
2001 yılında 1 asgari ücretli 9, emekli ise 11 çeyrek altın alabiliyordu. 2026 yılına gelince asgari ücretli 2.5, emekli ise sadece 2 çeyrek altın alabilmekte.
Haydi enflasyona da bir bakalım. 2002 yılında enflasyon yüzde 29.75 iken 2026 yılında 31.75 olmuş. Bunca yıl içinde tükettiğimiz kaynakları düşününce insanın aklına bir arpa boyu iyileşememişiz demek geliyor. Oysa daha da kötüleştiğimizi biliyoruz.
Sadece enflasyon değil sorun olan. Bu yapısal sorunun bir diğer tarafı ise satın alma gücünün yok edilmiş olması. Ülkemiz çok daha kötü enflasyon sorunları yaşardı ancak halk özellikle gıda ve konut konusunda çıkmazda değildi. Şimdi ise tam bir çaresizlik yaşanmakta. Çünkü satın alma gücü çok düştü.
Bu bize neyi getirdi, ülkenin ana motoru olan orta direk yok edildi. Tartışılıyor: Bilerek yaptılar veya başkaca yorumlar var ve hepsi bir tarafından haklı. Ama sonuca bakarsak koca bir okumuş ve ülkenin ana damarı 3-5 yıl içinde yok edildi. Bu sonucun insan ruhunda oluşturduğu çaresizliğe, kuşaklar boyu sürecek bir yaraya neden olduğu ilerde daha iyi anlaşılacaktır.
Sermayenin önemli oranda el değiştirdiğini de bu paragrafa ilave etmeliyiz. Yeni bir sermaye, yeni bir bakış, yeni bir tarih derken yeni bir anayasaya gelmeden olmaz. Bu bağlamda da iktidar ortakları yanlarına yeni bir ortak bularak gelecek 5 yıllık iktidarı ve anayasayı referandumsuz değiştirecek çoğunluğu da bularak iktidarlarını 25 yıldan 30 yıla götürecek kapıları açma uğraşıları içindeler. Sonrası Allah Kerim.
Sanırım bütün bunları muhalefet partileri de görüyorlardır!
Cumhuriyet’in özelleştirmeler tarihinde (1985-2025) 71.7 milyar dolarlık özelleştirme yapılmışken, mevcut iktidar 2002-2025 arasında 56.5 milyar dolarlık kamu malını sattı.
O para ile ne mi yapıldı?
Bu arada orada çalışan binlerce insan işsiz kaldığı gibi binlerce dönüm değerli arazi ve stratejik kamu kuruluşları da şahısların eline geçmiş oldu. Bunlar TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, TÜRK TELEKOM, LİMANLAR, ELEKTRİK DAĞITIM TESİSLERİ, ŞEKER VE KAĞIT FABRİKALARI ve daha pek çok değerli kamu malı satıldı.
Bu paranın nerelere harcandığı ayrı bir soru işareti iken, iktidar bu yıllarda yurttaşlardan ve yerli kurumlardan 32.16 trilyon, yaklaşık 3.24 trilyon dolar da vergi topladı.
O para ile ne mi yapıldı?
Bu arada hazineye ait milyonlarca m2 arazi, arsa ve bir o kadar 2/B arazileri satıldı. Bunlardan da yaklaşık 50 milyar liraya yakın gelir elde edildi.
O para ile ne mi yapıldı?
Maddi işler böyle. Zamanında dendiği gibi bunlar yeniden yapılır, yanlışlar hesap yapılır ve sorulur, sonuçta tekrar kazanılabilir. Ancak bazı şeyler var ki maddi olmayan, onları yerine koymak, yeniden inşa etmek yıllar alabilir. Maddi konuları çözmekten daha zordur.
Eğitim. Milli eğitimin yazboz tahtasına çevrildiği, müfredatın durmadan değiştirildiği, her yere üniversite açacağım diye profesörsüz, akademisyensiz pek çok bölüm ve binlerce pek çok eksiği olan mezun veren kurumlar. Kendilerine hayırları olmadığı gibi ülkede var olan akademik değeri de aşağıya çeken bu uygulama ile niteliksiz üniversite ve niteliksiz mezun konusunda dünyada hatırı sayılır bir yere geldik. Sonuçlarını, en değerli varlığımız olan insan kaynağında görmekteyiz. Sıfır çeken sayısında her yıl yeni rekorlar yaşamaktayız. Matematik bilmeyen üniversitelilerimiz var. En önemlisi hayallerini yok ettik gençlerin. En önemli kozları oysa! Hâlâ koruyanlar da ülke dışına çıkmayı hedeflemiş durumdalar. Ne diyebiliriz ki!
Sonuç; genetik mühendisinden tut öğretmen adayına, iktisattan tut psikoloji mezununa kadar ya kasiyer ya kurye dışında gençler iş bulamamakta. Evlerde yeni bir sosyal sınıf oluşmuş durumda. Ev gençleri! Bunun da hem gençlerde hem ailelerde yarattığı travma ayrı bir yazı konusu.
Adalet! Üzerine romanlar yazılacak bir konu. Olmadı mı, başka bir şeyden bahsetmenize gerek kalmıyor. Bir ülkede her yurttaş adaletten şikayetçi olur mu? Olursa o ülkede adil devlet olur mu? İşte durumumuz bu, içler acısı. Yıllarca süren davalar, iddianamesi olmadan aylarca hapiste yatanlar, toplumun inanmadığı, cezaya dönüşen tutuklamalar. Öyle ki, adalet anlayışında ‘siyaseten’ diye bir şey olur mu? Bizde oldu! O nedenle haklı ya da haksız, ‘siyaseten’ denilerek gerçek adalet ciddi yara almış durumda. Bunun nedeni iktidarın bizzat yaptığı kanuni düzenlemeler ve uygulamalardır. Son zamanlardaki tek olumlu iş, faili meçhul olayların aydınlatılması olmuştur. Ki bu da neden zamanında olmadı sorusunu sorduruyor. ‘Devlet isterse çözer’ tezimizi güçlendiriyor.
Çocuklar ve kadınlar için ne yaptı dersiniz iktidar? Çocuk yaşta evlendirilenler, Kuran kurslarında veya tarikat yurtlarında yaşananlar gazetelerden hiç düşmedi. Biz ilk defa “bir kere ile bir şey olmaz” sözünü bu iktidardan duyduk. “Ne olmuş, alan memnun veren memnun” gibi hayatımıza düne kadar insan üzerinden, hele çocuk üzerinden konuşulmayanlar konuşuldu. Akran zorbalığı, yine bu iktidar zamanında ailelerin derdi olmaya başladı. Şimdilerde çeteler çocukları kullanmayı ve bunlara ait ilanları sosyal medyada paylaşmaya başladılar. Çocuklar okusun derken 4+4+4 ile geldiğimiz nokta. Oysa okuyan çocuklara öğlen bir sıcak yemek bile veremedi bu iktidar. Ne gelişme değil mi?
Kadınlar hiç bir dönemde bu denli aşağılanmadılar ve öldürülmediler. Bunun sorumlusu tabii ki iktidar. Ailelerde başlayan ve okullarda devam eden eğitim eksiği yanında toplumda duruşun bozulması ve cezaların caydırıcı olmaması da bu sorunun büyümesine katkı koydu. Kadınlar yol ortalarında yumruklanıyor, bıçaklanıyor, silah ile vuruluyor. Vuranlar biraz yatıp çıkıp yeniden vuruyorlar, ya da yarım kaldı hesap deyip tamamlamaya geliyorlar.
Yazımızı tekrar ekonomiye değinerek bitirelim. Ekonomi, tam bir felaket! Ben bilinçli yapıldığı görüşünde olanlardanım. Orta direğin yok edilmesini, küçük ve orta işletmelerin tasfiyesini, küçük tarım alanlarının desteklenmemesini hep bir planın aşamaları olarak görüyorum. Yoksa bir iktidar kendi yurttaşının ayağına bu denli sıkar mı? Bunca özelleştirme geliri, bunca vergi toplandıktan sonra üretime yatırım yapılacağına betona yatırım yapılıp o alanların boş bırakılmasının elbet bir amacı olmalı. Çiftçi, Anayasaya göre yıllardır hazineden alacağını alamamakta. Çiftçi ürettiğini maliyetinin altına satmak zorunda kalmakta. Sonunda; önce iş aletlerini, sonra toprağını, ya bankalara veya kapital sahibi kişi ve kuruluşlara satmak zorunda kalmakta. Sonuç ya büyük olacaksın ya da yok olup gideceksin durumu. Tabii uluslararası sermayeye kapı açmak değil de nedir bu durum.
Ayrıca ülkede ciddi bir gelir adaletsizliği var, pek çok konuda olduğu gibi. Dünya da bu durumda aslında. Bizde de, ülke dinamiklerini ayakta tutan, sadece ekonomik olarak değil değerler silsilesini de ayakta tutan orta direk, bu iktidar döneminde çok büyük yara aldı. Oysa bu grup ülke omurgasını oluşturmakta ve bu sayede çağdaş, sosyal, laik, ahlaklı, eğitimli ve ekonomisi düzgün bir yapı ile sallantılarda denge unsuru olabilmekteydi. Şimdi bu grup yok!
Son çalışmalarda, ülke servetinin 74 trilyon lira olduğu hesaplanmış. Bu servetin yüzde 41’i nüfusun yüzde 1’ine ait. Kalan 44 trilyonu ise yüzde 99 paylaşmak zorunda kalıyor. O nedenle iktidarın kişi başı milli geliri 19 bin dolara getirdik falan demesine bakmayın. Gerçek değil. Önemli olan bunun ülke nüfusuna dengeli dağılımıdır. Rakamı verdim, denge bunun neresinde?
Yazımı bitirirken en zoruma giden konuya da bir paragraf yer ayırayım.
Seçimlere giderken iktidarın ortamı rahat bırakıp adil seçimlere ve milletin kararına saygı gösterecek bir seçim atmosferine ülkeyi götüreceğine çözüm süreci bir yandan, partili transferleri diğer yandan, tutuklanıp içeri alınıp zorlananlar başka yandan bir atmosfer ülkeye iyilik getirmez.
Çok partili seçimleri yapalı beri bu denli müdahaleci bir durumu yaşamadık. Halk alıştıra alıştıra veya bıktıra bıktıra, bıkmayanı nerdeyse zorla hizaya çeken bir yaklaşım ile serbest seçimlerin olması çok zor. Bunda iktidar kadar muhalefetin de sorumlu olduğu kanaatindeyim. Muhalefet de asıl görevini unutup başka angajmanlar içinde tepişirken sanırım iktidar istediğini alacak gibi duruyor …
Bu ortamda ‘25. Yıl’ kutlaması, ne kutlanacaksa.
Yine vay memleketin, vay yurttaşın haline! (03.09.2026)



