Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
104 yıl önce İzmir’e giren yalnızca bir ordu değildi; bağımsızlığa yürüyen bir milletin iradesiydi.
Bazı tarihler takvimde kalır; bazıları ise bir milletin hafızasına kazınır.
9 Eylül 1922, işte böyle bir tarihtir.
O sabah İzmir’de değişen yalnızca bayraklar, üniformalar ya da şehrin yönetimi değildi. Yıllardır işgalin gölgesinde yaşayan insanların hayatına, belki de uzun zamandır hasret kaldıkları bir duygu yeniden dönüyordu:
Özgürlük.
15 Mayıs 1919’da başlayan İzmir’in işgali, Anadolu’nun geleceğine yönelmiş büyük tehdidin en acı sembollerinden biri olmuştu. Ancak tarih, üç yıl sonra başladığı yere dönerek hükmünü verdi.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Millî Mücadele; Sakarya’dan Büyük Taarruz’a, Dumlupınar’dan İzmir’e uzanan olağanüstü bir direnişin ve kararlılığın eseriydi. Türk ordusunun 9 Eylül’de İzmir’e ulaşması, yalnızca bir şehrin kurtuluşunu değil, bir milletin kendi kaderine yeniden sahip çıkışını simgeliyordu.
Aradan 104 yıl geçti.
Bugün 9 Eylül’e yalnızca cepheler, savaşlar ve askerî harekâtlar üzerinden bakarsak, bu büyük günün bize söylediği sözün bir kısmını eksik bırakırız. Çünkü kurtuluş, yalnızca toprağın düşman işgalinden temizlenmesi değildir. Kurtuluş; insanın kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmesidir. Kendi şehrinde korkmadan yürüyebilmesi, çocuğunun yarınına umutla bakabilmesi ve kendisine çizilmek istenen kaderi reddederek, “Geleceğimi ben belirleyeceğim” diyebilmesidir.
9 Eylül’ün bugüne ulaşan en güçlü anlamı da belki burada saklıdır: Hiçbir karanlığın sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmek.
Bugün Kordon’da yürürken, Konak Meydanı’ndan geçerken, Kadifekale’den körfeze bakarken gördüğümüz İzmir yalnızca güzel bir şehir değildir.
Bu şehrin sokaklarının hafızası vardır.
İzmir acıyı da gördü, işgali de… Kaybetmenin ağırlığını da taşıdı, yeniden ayağa kalkmanın gururunu da yaşadı.
Belki bu yüzden özgürlük, İzmir için yalnızca tarihsel bir kazanım değil, şehrin karakterinin bir parçasıdır. Rüzgârında, denizinde, sokaklarında ve insanında hissedilen bağımsızlık duygusunun ardında kolay kazanılmamış bir geçmiş vardır.
Tam da bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını anmak, onları yalnızca geçmişin kahramanları olarak hatırlamakla sınırlı kalmamalıdır. Onların bize bıraktığı asıl sorumluluk; kazanılmış bir ülkeyi sevmekten öte, ona sahip çıkabilecek bir bilinç taşımaktır.
Vatan sevgisi yalnızca özel günlerde söylenen güzel sözler değildir. Ülkesinin geleceğine karşı sorumluluk duymak; adaleti, bilimi ve eğitimi önemsemek; farklılıklarımızın üzerinde ortak bir geleceğimiz bulunduğunu unutmamaktır. Çünkü savaş meydanında kazanılan zaferlerin gerçek değeri, sonraki kuşakların o zaferin üzerine nasıl bir ülke inşa ettiğiyle anlaşılır.
9 Eylül bu yüzden yalnızca İzmir’in bayramı değildir. Anadolu’nun, “Artık bitti” denilen yerde yeniden başlayabilmesinin hikâyesidir. Umutsuzluğa karşı iradenin, teslimiyete karşı direnişin hikâyesidir. Bugün bize düşen de o günün insanlarını yalnızca törenlerle anmak değil; hangi şartlarda mücadele ettiklerini, neleri göze aldıklarını ve gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakmak istediklerini anlamaktır.
Çünkü bazı şehirlerin kuruluş tarihleri vardır. Bazı şehirlerin ise yeniden doğduğu günler…
İzmir için 9 Eylül, işte o gündür. Bir şehrin kapılarının açıldığı değil, bir milletin önündeki kapıların açıldığı gün.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı ve minnetle anıyorum.
9 Eylül İzmir’in kurtuluşu kutlu olsun. Ve İzmir’in dağlarında açan çiçekler, her 9 Eylül’de bize aynı hakikati hatırlatsın:
Özgürlük, kendiliğinden gelen bir miras değil; bedeli ödenmiş büyük bir emanettir.



