Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Bize küçükken hep kalmayı öğrettiler. Sabret dediler, alttan al dediler, bir kez daha affet dediler. Bir insana ne kadar dayanırsan o kadar iyi biri olduğunu sandık. Kimse çıkıp sevginin de tükenebileceğini, insanın bir gün gerçekten verecek bir şeyinin kalmayabileceğini söylemedi. O yüzden çoğumuz bitmiş ilişkilerin içinde uzun uzun oyalandık, gitmeyi kusur, kalmayı marifet bildik.
Oysa her sevginin bir haznesi vardır. İçine attığın sabır, zaman, emek, anlayış bir yerden sonra dibe vurur. Bir ilişkide hep aynı kişi arıyor, hep aynı kişi özür diliyor, hep aynı kişi araları düzeltmeye çalışıyorsa ve karşı taraf bütün bunları doğduğundan beri hakkıymış gibi kabul ediyorsa, orada artık karşılıklı bir şey kalmamıştır. Geriye yalnızca tek kişinin sırtında taşıdığı bir emek kalır. Ve emek, karşılık görmediğinde yavaş yavaş sevgi olmaktan çıkıp kendinden vazgeçmeye dönüşür.
İşin tuhafı, bunu çoğu zaman önce beden anlar. “İçimde bir şeyler ters gidiyor” dediğin an, aslında aklından çok önce sinir sistemin fark etmiştir. Güvendiğin insanın yanında omuzların düşer, nefesin yavaşlar. Ama sürekli tetikte beklediğin, her cümleni tartıp konuştuğun, ne desen suçlu çıktığın bir ilişkide beden hep alarmda kalır. Birinin yanında durmadan kendini savunmak zorunda kalıyorsan, belki de mesele senin kendini iyi anlatamaman değildir. Belki karşındaki dinlemeyi çoktan bırakmıştır.
Bir zamanlar ilişkiler bu kadar seçilebilir değildi. Mahalle, akrabalık, komşuluk insanı birbirine dolardı; iyi kötü herkes birbirinin hayatına değerdi. Şimdi kimi hayatımıza alacağımıza büyük ölçüde biz karar veriyoruz. Bu güzel bir özgürlük. Ama sessiz bir sorumluluğu da var: Hayatımıza aldığımız insana nasıl davrandığımızın sorumluluğu. Çünkü bir eş sadece aynı çatı altında uyuduğun insan değildir. Bir dost sadece birlikte güldüğün insan değildir. Akrabalık da, kan bağı var diye her şeye katlanmak demek değildir. Yakınlık çoğu zaman sınırsızlık sanılıyor. Oysa gerçek yakınlığın içinde sınır vardır.
Bazen bir insana verebileceğin en dürüst cevap, bir açıklama daha yapmak değil, geri çekilmektir. Bir mesaj daha atmamak. Kendini bir kez daha kanıtlamaya kalkmamak. Geri çekilmek, sinsice yok olmak değildir. Birini kıskandırmak, cezalandırmak, sonra da pişman olup geri dönsün diye ortadan kaybolmak sağlıklı bir sınır değildir; olsa olsa bir oyundur. Gerçek yokluk, karşındakini değiştirmek için değil, kendini korumak için seçilir. Aradaki fark küçük görünür ama her şeyi belirler.
Galiba insanın ilişkilerde varabileceği en olgun yerlerden biri şudur: Sevdiği hâlde gidebilmek. Kırgınlıktan değil, kendine duyduğu saygıdan mesafe koyabilmek. Bütün cümleleri kurmuşsundur, bütün sabrı harcamışsındır, aklına gelen her yolu denemişsindir ve hâlâ yetmemiştir. İşte o noktada verecek başka bir şeyin kalmaz. Ne öfken, ne gözyaşın, ne bir açıklaman daha. Belki de o an geriye verilecek tek şey kalır: yokluğun.
Kimi insan sen yanındayken kıymetini bilmez, sen gidince hayatındaki boşluğun adını ilk kez koyar. Kimi de hiç özlemez. İkisi de bir cevaptır aslında. Zaten yokluğun derdi herkesin seni özlemesi değildir. Asıl mesele, senin kendini tüketmeden yaşayabilmendir. Bir ilişkiden çıkmak her zaman sevgiden vazgeçmek olmuyor. Bazen yalnızca, sıranın artık kendine geldiğini fark etmek oluyor.



