Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Bir evin anahtarını almak… Çoğu için olağan, bazıları için ise çoktan bir hayal hâline gelen bu adım, günümüzde bir neslin simgesine dönüştü. Ve bu nesil için o anahtarı almak ile evlenmek, aslında aynı belirsizliğin iki farklı yüzü.
Eurostat’ın 2025 verileri, Avrupa’da yirmi beş ile otuz dört yaş arasındaki her üç gençten birinin hâlâ ebeveyninin evinde yaşadığını ortaya koyuyor. Kiraların astronomik seviyelere tırmandığı, satın alma gücünün eridiği ve iş güvencesinin bir lüks sayıldığı kıtada bağımsız yaşam artık bireyin tercihi değil, ekonomik bir imtiyaz meselesi hâline geldi. Avrupa’da erkeklerin büyük çoğunluğu artık otuz yaşını geçmeden evlenmiyor; İsveç’te bu yaş 37,5’e, İspanya ve Norveç’te 36,9’a kadar yükselmiş durumda. Kadınlar için de tablo farklı değil. Batı Avrupa’da kadınlar artık otuzlu yaşların ortasında ilk adımlarını atıyor. Evlilik sadece ertelenen bir karar değil; ekonomik bağımsızlık sağlanana dek fiilen bekletilen bir aşama.
Türkiye’deyse rakamlar henüz bu seviyelerde değil, ama eğilim aynı yönde ilerliyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de erkeklerin ortalama ilk evlenme yaşı 28,5’e, kadınlarınki ise 26’ya ulaştı. Üstelik 2025’te evlilik sayısı düşerken boşanma arttı. Bu anlık görüntü tek başına yeterince anlamlı; ama asıl mesele bu gecikmeli evliliklerin ardında ne yattığında gizli.
TÜİK’in aynı yıl yayımladığı aile istatistikleri kritik bir bağlantıyı açıkça gözler önüne seriyor: Yirmi beş ile yirmi dokuz yaş arasında hiç evlenmemiş gençlerin yüzde yetmişi, yani 3,5 milyon kişiden 2,4 milyonu, hâlâ anne ve/veya babasıyla yaşıyor. Bu bir tercih değil, bir döngü. Genç bağımsız ev kuramıyor çünkü ekonomik zemini yok; bağımsız yaşayamadığı için evlenemiyor; evlenemediği için ebeveynde kalmaya devam ediyor. Ve döngü, kendini besliyor.
Çalışan ama ev tutamayan. Ev tutamadığı için evlenemeyen. Evlenemediği için “yetişkin” sayılmayan. Toplumun ve ailenin “ne zaman?” sorusunun altında ezilen. Bu profil, bugün Türkiye’de yirmi beşini aşmış milyonlarca gencin gündelik gerçeği. Genç işsizlik oranı yüzde yirminin üzerinde seyrediyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan hane oranı yüzde yirmi buçuğa ulaşmış. AB nüfusunun yüzde dokuzu evini yeterince ısıtamıyor. Kira ödenecek gelir olmadığında kiracı olmak bile ayrıcalık sayılıyor.
Bu gecikme beraberinde çok daha derin sonuçlar getiriyor. Doğum oranları geriliyor. Nüfus yaşlanıyor. Çocuk sahibi olmak, ev kurmanın çok ötesinde bir lüks hâline geliyor. Gençler “istemiyorum” demiyor; “yapamıyorum” diyor. Bu iki sözcük arasındaki derin farkı kaçıran her politika, boşluğa konuşuyor demektir. Ertelenen evlilik, ertelenen nesil demek; bu da ertelenen bir geleceğin ta kendisi.
Psikolojik boyutuyla da bakıldığında tablo hiç iç açıcı değil. Ebeveyn evinde geçen her yıl, bağımsız bir kimlik inşasının ertelenmesi anlamına geliyor. Kendi kurallarını koyamayan, kendi düzenini kuramayan, kendi hatalarından öğrenemeyen bir genç; aynı zamanda kendi hayatının da öznesi olamıyor. Bu durum, zamanla özgüven krizine, gizli öfkeye, çaresizlik duygusuna dönüşüyor. Ve tüm bu birikim, o evin içinde bir yerde beklemeye devam ediyor.
Avrupa’da bu krizi aşmaya çalışan hükümetler kiracı hakları, konut sübvansiyonları ve gençlere özel kredi mekanizmalarını gündemine alıyor. Türkiye’deyse sorun henüz yeterince politika düzleminde karşılık bulmadı. Aileler çözüm üretiyor, gençler bekliyor ve yıllar geçiyor. Beklerken evlilik sayıları düşüyor, doğum oranları geriliyor, şehirler kalabalıklaşıyor ama içleri boşalıyor.
O evin anahtarı sadece bir kapıyı açmıyor. Bir kimliği açıyor; yetişkin olmayı, yuva kurmayı, bir hayat inşa etmeyi. Aynı anahtarla evleniyor, çocuk yapıyor, topluma tutunuyor insan. O anahtarı alamayan nesle biz ne borçluyuz? Bu soruyu yanıtsız bırakmak, bir toplumun geleceğinden ne kadar sessizce vazgeçtiğinin itirafıdır.



