Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Bazen insanı koruyan temkin, bazen de atılacak adımı engelleyen korku… Aradaki çizgiyi nasıl anlayacağız?
“Şüphelerimiz haindir; teşebbüs etmekten korkarak çoğu zaman kazanabileceğimiz iyi şeyleri kaybetmemize neden olur.”
William Shakespeare’e atfedilen bu söz, aslında Measure for Measure adlı oyunda Lucio karakterinin Isabella’ya söylediği dizelerden geliyor.
Isabella, kardeşine yardım edip edemeyeceğinden kuşku duyarken Lucio onu harekete geçmeye çağırıyor.
Sözün etkileyici yanı da burada: Şüpheyi yalnızca bir düşünce olarak değil, insanı başarılı olma ihtimalinden uzaklaştıran bir engel olarak anlatıyor.
Fakat bu cümleyi, “Hiç şüphe etme, her adımı at” diye okumak doğru olmaz. Çünkü her tereddüt korkaklık değildir. Bazen şüphe, yanlış bir kararın önüne geçen sağlıklı bir uyarıdır. Bazen de başarısızlık ihtimalini büyütüp insanı daha başlamadan vazgeçiren bir iç sese dönüşür.
Asıl mesele, şüphenin bizi düşünmeye mi çağırdığı, yoksa yaşamaktan mı alıkoyduğudur.
İnsan ilişkilerinde bu ayrımı sıkça görürüz. Birine güvenmek isteriz ama incinmekten çekiniriz. Yeni bir işe başlamak, bir fikri dile getirmek ya da uzun zamandır ertelediğimiz bir kararın sorumluluğunu almak isteriz; ardından zihnimizde ihtimaller sıralanmaya başlar:
“Ya olmazsa? Ya yanlış anlaşılırsam? Ya kaybedersem?”
Bu soruların bazıları bizi korur. Ancak hepsi, gerçekleşmesi kesin olmayan korkulara dayanıyorsa, zamanla kendi hayatımızın önünde bir duvara dönüşebilir.
Ünlü sosyolog Georg Simmel, insanlar arasındaki genel güvenin zayıflaması hâlinde toplumun dağılabileceğini vurgular.
Çünkü gündelik hayatımızdaki ilişkilerin çok azı, karşımızdaki kişiyi bütün yönleriyle kesin biçimde tanımamıza dayanır. Bir arkadaşlığa, komşuluğa, iş ilişkisine ya da ortak bir amaca adım atarken çoğu zaman tüm cevaplara sahip değilizdir. Yine de hayatı mümkün kılan şeylerden biri, belirsizlik içinde kurduğumuz ölçülü güvendir.
Bu, herkese sorgusuz sualsiz inanmak anlamına gelmez. Güven, körlük değildir; karşılıklı tutarlılığa ve zaman içinde oluşan davranışlara dayanır. Fakat hiçbir risk almadan, hiçbir ilişkiye alan açmadan, hiçbir söze ihtimal vermeden yaşamak da insanı korurken yalnızlaştırabilir. Sürekli kanıt arayan, her davranışın ardında bir tuzak gören kişi, bir süre sonra güvenilecek kimsenin kalmadığına inanabilir.
Bazen şüphe, kanıtı olmayan bir ihtimali gerçekmiş gibi yaşatır.
Sosyolog W. I. Thomas’ın, “İnsanlar durumları gerçek olarak tanımlarsa, sonuçları bakımından gerçek olurlar” düşüncesi, bu noktada bize başka bir pencere açar.
Bir kişi, “Nasıl olsa başarısız olacağım” diye düşünerek hiç denemediğinde, denememiş olmanın sonucu gerçeğe dönüşür. “Beni mutlaka incitecekler” inancıyla herkesten uzaklaştığında, yalnızlık yaşadığı bir gerçeklik hâlini alır. Zihnimizde kurduğumuz her ihtimal doğru çıkmaz; fakat o ihtimallere göre attığımız ya da atmadığımız adımlar hayatımızı gerçekten etkiler.
Émile Durkheim’ın toplumsal yaşamı bireylerin düşünce ve davranışlarından ayrı ele almayan yaklaşımı da bize şunu hatırlatır:
Kişisel korkularımız, yalnızca iç dünyamızda kalmaz; ilişkilerimize, ailemize ve ortak yaşamımıza yansır. İnsanlar birbirlerine kulak vermeyi bıraktığında, kuşku her konuşmanın içine yerleştiğinde, toplumsal bağlar da aşınmaya başlar. Güvenin olmadığı yerde insanlar yan yana durabilir; ama birlikte hareket etmek giderek zorlaşır.
Yine de Shakespeare’in sözünü her koşulda “cesur ol ve dene” çağrısına indirgememek gerekir. Bazı kapılar kapalı kalmalı, bazı tekliflere hayır denmeli, bazı ilişkilerden uzaklaşılmalıdır. Cesaret, tehlikeyi görmezden gelmek değildir. Cesaret; korkuyu dinleyip onun söylediğini sorgulamak, eldeki bilgiyi değerlendirmek ve kararını korkunun tek başına vermesine izin vermemektir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
“Bu adımı atmamamı sağlayan şey, gerçek bir tehlike mi; yoksa henüz yaşanmamış bir yenilginin korkusu mu?”
Cevabı her zaman kolay olmayabilir. Ama bazen bir konuşmayı başlatmak, bir başvuru yapmak, özür dilemek, yardım istemek ya da yeniden denemek için bütün kuşkuların susmasını beklemek gerekmez.
Çünkü bazı güzel ihtimaller, kesinlik geldiğinde değil; insan belirsizliğe rağmen ilk adımı attığında görünür olur.
Şüphe bizi düşünmeye çağırdığında değerlidir. Bizi daha başlamadan vazgeçirdiğinde ise, belki de Shakespeare’in dediği gibi, kazanabileceğimiz bir iyiliği elimizden alıyordur.



