Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Perşembe günü arife. Cuma günü ise Kurban Bayramı. Hepinizin bayramını kutlarım şimdiden.
Bu yazımda siyasi veya ekonomik konuları değil, bayramları anlatıyor olacağım.
Bayramlar yaklaştığında inceden bir heyecan kaplardı içimizi. Sadece yeni bir şeyler alınacak olması, bayram yerine gidip oyuncaklara binecek olmamız, el öpüp kapı kapı dolaşıp toplayacağımız şeker, çikolata ve harçlıklar da değildi. Her şeyiyle başka günlerdi bayram günleri. Sanki birden dünya değişir, birkaç günlüğüne başka bir dünyaya geçerdik. İnanın alınan hava bile daha değişik olurdu.
Neyse, bayram gününe yaklaştıkça heyecan artar, arife günü evde ve mahallemizde hummalı çalışmalar olurdu. Tabii hummalı çalışmaları yapanlar genelde ve daha çok annelerimizdi.
O zamanlarda terzi zengin işi olduğundan ve konfeksiyon henüz kasabalara gelmediğinden, annem dikerdi her şeyimizi. Tatlılar, öyle pastaneden cicili bicili ambalajlarda alınmaz, annelerimiz yapardı her şeyi. Hatta bazen komşu kadınlar toplanır birlikte bazı hazırlıkları güle oynaya yaparlardı.
Hazırlanan börekler, baklavalar, sarmalar ve daha pek çok yemek ve diğer yiyecekler demeyin gitsin. Kola Fanta benzeri şeyler daha yoklardı ortada. Ama annelerimizin hazırladığı gerçek meyve suları, limonatalar, şerbetler bizim için yeter de artardı.
Arife günü artık herşey bitmiş olur, son kontroller yapılır, eksik varsa hemen giderilirdi. Son kontrol sırasında yapılanlara bakacak olduğumuzda annem “daha değil, sabahı bekleyeceksin” diye uyarır ve biz yutkunarak yarını beklemek zorunda kalırdık.
Yeni bir şey alındıysa da ona bayram sabahına kadar el sürülmez ama odada, divanın altında ya da sandalye üstünde göz hizasında tutar, ona bakarak uyurduk.
Tabii yeni bir şey derken bu ya evde yapılamayacak bir şey olacak ya da çok istenen fakat hemen yapılamayacak bir şey olacak ve 6 ay önceki bütçeye konarak alınan bir şey olurdu.
Ayakkabı gibi!
O da her bayram veya hepimize birden değil. Evde adetti, üç kardeş olduğumuz için küçülen kıyafetler kullanılabilecek bir durumda ise alttaki kardeşe geçerdi. Sonra yamalı giymek asalettendi. Annem rahmetli, dikişi iyi olduğundan, çevredeki herkesin kumaşlarını biçer dikerdi. Ayrıca herkesin yapamadığı “gizli yama” yapar pek anlaşılmazdı. Gerçi anlaşılsa ne olur, hepimiz aynı durumdaydık. Evet kimin ihtiyacı varsa ona alınır, diğerleri yeni olana bakar fakat hasetlenmez, kıskançlık krizine girmez, kendimizi yerlere atarak avazımız çıktığı kadar bağırmazdık. Çünkü bu böyleydi.
Sanmayın ki babam pinti biriydi. Asla hakkını yemem. Maaşını getirir annemle masaya oturup “bu kira, bu borç aldığımız, bu yemek için sana, eh bu da bana harçlık” … Harçlık dediği 30 paket sigara ve bir o kadar da kahve veya askeri gazinoda çayına oynadıkları briç içindi.
Yani anlayacağınız, zamanın orta halli bir memur ailesiydik. Ve mutluyduk.
Sabahın erken saatlerinde tüm gece heyecan içinde kalıp çok geç uyuyabildiğimizden sabah ancak annemin “hadi kalkın bakıyım” diyen sesiyle anca uyanırdık.
Bunu tüm kardeşlerin odalarına girerek falan yaptığını düşünmeyin sakın. Bir odada iki divan, iki kardeş orada gece konup gündüz kaldırılan çarşafı, yastığı ve yorganı ile yatar, sabah onlar rulo yapılarak kaldırılırdı. Üçüncü kardeş de oturma odasındaki divanı bu şekilde kullanırdı. Bazen misafir geldiğinde orada yatması uygun görülmez, misafirler gidene kadar diğer bir kardeşle birlikte yatılırdı.
İşte bu şekilde yatılan bir ortamda, bayram sabahı annemin sesiyle kalkar ve ilk iş olarak el ve yüz yıkanır, yataklar toplanır ve akşamdan annemin hazırlayıp başucumuza koyduğu bayramlıklar giyilirdi. Bazen abim, bazen de annem giyinmeye yardımcı olurdu.
Bu arada babam evde olmaz bayram namazı için gittiği camiden dönüşünü kapıda sıraya girerek beklerdik. Kahvaltı masası ise çoktan hazır olur, fırındaki böreğin kokusu bizi mest eder, babamızın bir an önce gelmesi için dua ederdik.
Unutmadan bir ayrıntı, siera marka lambalı radyomuzda TRT bayram sabahı özel programında oyun havaları çalardı. Neşe ve mutluluk o anda etrafa çiçek kokuları gibi dalga dalga yayılırdı.
Merdivenlerdeki sesi sürekli dinleyen annem, “çocuklar babanız geldi” nidasıyla (daha kapıyı çalmadan ayak sesiyle) hepimiz kapı önünde sıramızı alırdık.
Annem kapıyı açar, “Allah kabul etsin, bayramın mübarek olsun” diyerek elini öper, sonra biraz kenara çekilerek bizlerin babamızın elini öpmesi için göz işareti yapardı. El öpmek sıraylaydı, önce abim, sonra ben ve ardımdan kardeşim, ki ona biraz yardım ederdik çok küçük olduğundan. Böylece bayram başlamış olurdu.
O sabah kahvaltı sofralarını unutamam. Babam erkenden işe gittiği için genellikle annem ve kardeşlerim ile kahvaltı yaptığımızdan, bayram sabahı kahvaltısında hep birlikte oturmak, şakalaşmak, radyodaki oyun havalarına veya neşeli şarkılara babamın bazen eşlik etmesi bu günleri çok farklı kılardı.
Günlerce emek verilen o güzel yemeklerden yenmeğe başlanmış, güzel giysilerimizi giymiş artık sokağa çıkmaya hazırdık.
Zaten biraz geç kalsan, kapı çalınır, anne ve babamın ellerini öpüp bayramlaşan arkadaşlarımız “hadi geç kalıyoruz” diye sitem ederlerdi. Her zamanki gibi annem sadece bana değil, tüm çocuklara “dikkatli olun çocuklar” demeyi asla ihmal etmezdi.
O yıllarda sokaklar bizimdi. Az sayıda arabanın olduğu, herkesin birbirini tanıdığı, kargaşa ve belirsizliğin olmadığı günlerdi.
Arkadaşlar ile plan yapar, bazen strateji oluşturur ve küçük gruplar halinde kapı çalıp el öpme faaliyetine başlardık. Çalınan kapıdan mutlaka gülerek çıkan teyzelerimiz ve amcalarımız geleceğimizin hazırlığını önceden yaptıklarından tertemiz ütülü mendilleri, çikolata ve şekerleri ve genellikle madeni paraları hemen kapının iç yanına uzanarak alıp “hadi alın bakalım keratalar iyi bayramlar” deyip bazen öper bazen de başımızı okşayarak uğurlarlardı. Ha, şunu demeden geçmeyeyim, kapıyı açan genellikle anneler olur fakat kapı açıldıktan sonra hangisi içerde ise diğerine seslenerek “çocuklar geldi” diyerek diğerini çağırırdı. Bu onlar için de çok hoş anlardı ve yüzleri hep gülerdi.
Öğlene doğru bir soluklanma molası verip toplanır ve ne kadar paramız olduğunu, şekerleri ve başkaca verilenleri tasnif eder, hatta bazen tatlı bir rekabet yaşardık.
Yeterince el öpmeden sonra, sadece bayramlarda gelen ve tüm çocukların orada olduğu yere doğru yürüyüşe geçerdik. Orası “Bayram Yeri”ydi. Otobüs veya arabaya binmek diye bir şey yoktu, sanırım iki kilometreydi, Pazar yerinin oraya kuruluyordu. Macuncular, pamuk helvacılar, tavşandan kader kısmete, halka ve tüfek atmaya, salıncaklara, küçük bir dönme dolaba kadar pek çok şey vardı. Bazen ya bir ayı veya çok değişik deniz kızı gibi etkinlikler olur, çadıra para ödeyerek girer ve adamın abartılı tanıtımı sonrası ‘o şey’ ortaya çıkar biraz hareket eder ve bazen de bağırarak dikkat çekerdi. Bayram yerlerinde kiralık bisiklete binmek olmazsa olmazlardandı. Bir tur 25 kuruş!
Yeterince oynayıp koşturduktan sonra yorgun düşer ve artık eve gitme zamanı geldi der, aynı yolu yürüyerek bazen yarış ederek güle oynaya evlere gelirdik.
Hiçbir aile endişe etmez, çıkıp karakollara “çocuğum kayboldu” demez, biz de öyle, hiç endişe duymazdık.
Mahalleye geldiğimizde ilk eve girer, suyumuzu içer, teyzemizin yaptığı kurabiye veya böreklerden ikram eder, hava kararmaya yüz tutunca da evlere girerdik.
Ancak bayram ya, ev ziyaretleri gece de devam ederdi. Gece yapılan ziyaretler gündüzden daha farklı olur, genelde çok daha yakın komşu ve arkadaşlar gelir aynı sofrada yer ve içilir, sohbetler edilirken biz de çocuklar ya girişte veya odamızda diğer çocuklar ile birlikte yer ve oyunlar oynardık.
İnanın güzel günlerdi!
Bayram günleri gerçekten çok güzeldi. Bir süre için gündelik dertler unutulur, herkes daha fazla güler ve eğlenir, daha çok yer ve içilirdi. Birinci gün genellikle büyükler evde oturur, yaşça daha küçük olanlar büyüklere gider bayramlaşır. Sonraki günlerde ise büyükler küçükleri iadeyi ziyaret ederlerdi. Çocukken pek anlamazdım, “dün bize geldiler ya bugün neden biz gidiyoruz” diye çok düşünmüşümdür. Bunu babama sorduğumda ise “bu aynı zamanda bir değer verme, daha fazlası ise gelenekleri ve görgüyü genç kuşaklara aktarma konusunda bizi biz yapan konulardır, büyüdüğün zaman senin de ailen olacak ve siz de şimdi gördüklerinizi yapacaksınız, bu böyle devam edecek” derdi. Önceleri çok iyi anladığımı söyleyemem, ama sonradan çok iyi anladım. Aile ve yaşam değerlerinin aktarılması pek önemsemediğimiz ama sırası geldiğinde birlikte yaşadığımız toplumun bir bütün olmasını sağlayan hasletlerdendi.
Bayramlarda başlı başına böyle değil mi?
Ancak zaman çok şeyi değiştirme gücüne sahip.
Şimdilerde bayram, özellikle çalışanlar için tatil, ekonomik gücü olmayan geniş halk kitleleri içinse işe gidilmeyen zaman. Hatta bu insanlar için bazen üzüntü vesilesi. Çocuk bayramlık ister, hanım yeni bir elbise ister, çocuklar çikolata ister, ister de ister.
Neyse bugün bayram, enseyi karartmayacağız.
Şimdilerde artık yaş almış sınıfında ve de torun sahibi olduğumuzdan evde oturanlardanız. Arifeden gelen torunumla oynamayı beklemek, annemin vaktinde yaptığı böreği beklemek gibi. Tabii torun baldan tatlı. Allah herkese nasip etsin.
Yıllar önce babam ve annem ve de kardeşlerimle yaşadığım bayramları hâlâ karınca kararınca ailemde yaşatmaya çalışıyorum. Bayram sabahı oğullarımla bayram namazına gidip, geldiğimde eşim ve kızımın açtığı kapıdan girip, herkes ile sıradan bayramlaşıp kahvaltı masasına oturduğumda, hâlâ fırının üzerinde olan siera radyoya takılır gözüm ve o günleri Ankara veya Edremit’i anımsarım. Babam, annem, kardeşlerim geçer gözümden. Pek çaktırmam ama usulca onlara da “iyi bayramlar” diler, tüm aile kahvaltıların en güzelini yaparız. Hatta güzel bir bayram sabahı şarkı ve türkülerini de ihmal etmeyiz.
Tüm bu kargaşa içinde ne güzel bayramlarımız var. Birbirimize zaman ayırdığımız ender güzel günlerden. Hep birlikte olmanın mutluluğunu yaşadığımız o güzel günlerden.
Sizi bilmem ama ben bayramları seviyorum. Bayramla olan şeyleri de seviyorum.
Hepinize mutlu, sağlıklı nice güzel bayramlar diliyorum. (03.06.2025)



