Milas Yazıları / 6
Yeknesak ve Vasat Kasaba Hayatı
HALİM ŞAFAK –
Kasaba hayatının temel özelliği yeknesaklığıdır. Yabanla kurulan ilişki dışında (O da Tolstoy’un demesiyle genelde “vahşi zevkler” kaynaklı avcılıktır.) bu yeknesaklığı kıracak pek bir şey olmadığı için çoğunlukla kasabada merkezin kimi özelliklerini taşıyan ve onu hatırlatan, benzer duygular yaşatması mümkün alan ve mekânlar (meyhaneler, barlar, gazinolar, pavyonlar, genelevler, halkevleri, kulüpler bg.) oluşturulur.
Burada asıl amaç, söz konusu yeknesaklığın yaşattığı sıkıntıyı gidermektir ve o da fazlasıyla erkekler içindir. Geçmişte daha çok uzun gecelerin yaşattığı sıkıntıyı gidermenin, geriletmenin, başka bir şeye dönüştürmenin yolu olan alan ve mekânların büyük çoğunluğu günümüzde ya ortadan kalkmış ya da biçim değiştirmiştir.
Bugün geride kalanların çoğunluğu, neredeyse günün yirmi dört saatine hakim olarak, merkezle kurdukları ilişkiye rağmen özgünlüklerini kaybetmişlerdir. Böylelikle de kasabadaki yaşama biçimleri tuhaf bir ortalamanın / vasatın içine hapsolmak ve kendini içi doldurulamamış negatif bir aşırılığa açmış insanların birbirleriyle karşılaşması bir biçimde karşılaşmamaya dönüşmüş arkadaşlık ve dostluk ilişkileri sahiciliğini kaybederken yardımlaşma ve dayanışma gerilemiştir. Bununla da kalmamış bu hayat hem kasabada hem de yabanda ortak yaşama alanlarını da kendine mekân olarak seçmiştir.
Bu, erkeklere ait keyif vericilerin ve algı bozucuların belirlediği aile bağlarından çoğunlukla bağımsız ama sorunlu bir dünyadır. Kadınlara ise günlere gitmek, alışveriş yapmak ve ev hâli dışında başka bir seçenek yoktur. Tarım alanlarında çalışan amele ve rençper erkekler daha çok kadınlar bu genellemenin dışında biraz olsun kalır.
Bu, geçmişin kozmopolitan hayatından derin izler taşıyan / bulunan ama ondan çok merkezi otoriteden oldukça bağımsız yerel otoritelerin kasabayı bir özgürlük alanı haline getirmesi ya da böyle bir hayatın ve duygunun yaşanmasına izin verilmesi ile ilgili bir durumdur. Kasaba bu haliyle merkezi otoritenin baskısına rağmen bu anlamda zedeli olduğunu baştan söylememiz mümkün sorunlu bir özgürlük alanı ve mekânıdır.
Başka bir deyişle merkezi otoritenin baskısına rağmen kasaba olarak Milas’ta köy ve kasabaları da içine alan çalışan çalışmayan avare bir kütle için böyle bir tartışmalı özgürlük alanı oluşmuştur, oluşturulmuştur. Bu kalabalığın Marks’ın sözünü ettiği türden farklı sınıfların oluşturduğu avare ve lumpen bir kütle ve onların yaşadığı hayat olduğunu iddia etmek zordur.
Günümüz dünyasına bakarak söylersek bu özgürlük alanı baştan zedeli fazlasıyla deforme olmasını bir yana bırakalım sorun olarak anlanmaya sonuna kadar açıktır. Bugünün her geçen gün vasatlaşan yani ortalaması düşen ve bayağılaşan hayatın asıl oluşturanı da budur. Böylelikle de keyif verici maddeler ve algı bozucular bunu çoğaltan asıl etken ve nedenler haline gelmiştir.
Kuşkusuz insanların artık geleceğe dönük din ve sol gelecek önerileri dahil beklentilerinin olmaması da bu avare kütlenin oluşmasının etkenleri içinde sayılabilir. Aynı biçimde son yirmi – otuz yılda eğitimin geldiği geri nokta da burada söz sahibidir. İşin bu yanı bir uçtan her geçen gün daha kötüye giden ekonomik koşullar ile ilgili ise de yürürlükte olanın tersine bir aşırı ve vasat daha çok alkole dayalı bütün anlamlarından olmuş bir kültür ile de açıklanabilir. Ama asıl suçlu günümüz dünyası ve orda yaşanan hayat karşısında gelecek beklentilerinin ortadan kalkmasıdır. Buysa Milas gibi kasabalarda gündelik hayatın asıl oluşturanıdır. Böylelikle geçmişin günlük yaşamıyla kurulan ilişki ortadan kalkmış ya da bu hayat geçmişin özgünlüğünü çoktan kaybetmiştir.
Bu dediğimiz söz konusu avare kütlede kadın-erkek ilişkilerinde de büyük bir değişim ve dönüşümün nedeni de olmuştur. Bu durum çokaşklılık (Polyamory) olarak kabul edilmesi pek mümkün olmayan cinsel temelli (cinsel aşk değil!) bir “dost hayatı”nın da nedenlerinin başında gelir. Burada ilginç olan böylesi bir hayatın her kesimden genç yaşlı insanlar için geçerli olması ve buralarda kendine taraftar bulmasıdır.
Bütün bunlarsa hem kültürel ve hem de hayati bir vasatlığın ve ikisinin oluşturduğu bir yaşamanın da nedeni olarak kabul edilebilir bir düzeyi ve noktayı çoktan geçmiştir. Tarih boyunca memleket coğrafyasının içki kültürünün bugünde biraz da ekonomik koşulların da dayatmasıyla hala aşılamamış bir sorun olduğunu ya da sorun olmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Kaldı ki Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da Türklerin meyhanelere girmesinin yasaklanması kadar Cumhuriyet sonrası Ankara’daki içki yasağının, elitlerin devreye girmesiyle kaldırılması da bu olmayan içki kültürü ile ilgilidir.
Burada sorun olan ortak ve birlikte yaşanıyor gibi görünen hayatın vasatlığı geçip bayağılaşmaya doğru gitmesi ve bunun bir kültür haline gelmesidir. Bu dediğimiz başka kesimleri de etkilese de Milas’ın daha çok çoğu yoksul ya da dar gelirli olan ahalilerinin yaşadığı bir şeydir. Buysa özellikle eski mahalleleri ve bunların ortak alan ve mekânlarını hatta buldukları her yeri bu vasatlığın ve bayağılaşmanın alanları haline getirmektedir. Buysa geçmişin yalnız ve birlikte yaşama ve bunların oluşturduğu davranış biçimlerini geriletmekte ve etkisizleştirmektedir.
Yaşlıların yaşadığı ve gençlerin azınlıkta olduğu bu mahalle ve semtlerde biraz da herkesin herkesi tanıyor ve biliyor olmasının zorunlu sonuçlarından biri olarak bu bayağılaşma bütün boyutlarıyla yaşanmaktadır. Başka bir deyişle kasabada yeni merkez, mekan ve alanların oluşturulması önce ticaretin sonra hayatın buralara kayması / kaydırılması böylesi mahalle ve semtleri yalnızlaştırırken her anlamda suistimale geçici ya da değil işgallere açık hale de getirmektedir. Bu noktada mahalle ve semtlerin bu halinin müteahhitler dışında kimsenin ilgi alanına girmediğini de belirtmek zorundayız.
Bu kasabaların genelde bir şey yapılamayan ve kırılamayan kaderidir. Bu yüzden de uzun zamandır Milas’ın neredeyse her bölgesinde bu avare kütlenin akşam ve uzun geçmesi beklenen geceler ve hafta sonları, kimi zaman da günün her hangi bir saati için alan ve mekânlar oluşmuş / oluşturulmuş ya da kimi alan ve mekânlar işgal edilmiştir, avare kütlenin işgaline maruz kalmıştır. Bunun dünyadaki örneklerine bakarak underground (yeraltı) doğal olarak anti-otoriter bir yaşama biçimi olduğunu da söyleyebilecek durumda ise hiç değiliz.
Burdan yaşanmakta olan dünyaya ve onun isterlerine dönük bir karşılık çıkar mı derseniz ona da verilecek olumlu bir yanıt yoktur. Yaşadığımız toplum içki masasında ya da elinde bir içki şişesi varken epeyi bir şeyi her zaman yıkıp devirmiştir ama sabah olduğunda her şeyi olduğu gibi ve yerli yerinde duruyor bulmuştur. Bu durum hiçbir dönemde dikkate değer bir itiraza ve redde ne yazık ki yol açmamış tersine verili olan her bağlamda tekrardan çoğaltmaya ve kalıcılaştırmaya yaramıştır.
Söylemek gerekir: uzun zamandır Milas’ta Topbaşı, Kayacık, Tabakhane, Dörtyol, çay kenarı gibi alan ve mekânlar, hatta duldada, kuytudan kalan her yer bu avare kütlenin akşamdan sabaha yaşama alanı haline gelmiştir. Ne yazık ki bu yaşama ya da hayat ne derseniz deyin muvazaalı bir karşıtlığın (uzlaşmalı karşıtlık) içinde kendini büyütmesi bir yana kendinin düzen-içiliğini çoktan ilan etmiştir.
Memleket yüzeyinde özellikle büyük şehirlerde benzer bir avare kütle şiddete varan ya da kendini şiddetle ifade eden ve hatta örgütlenen bir dünya oluşturmaya doğru hızla gitmektedir. Bunun Milas gibi kasabalarda da benzer bir karşılık bulması beklenebilir bir şeydir ve bu konuda bizi haklı çıkaracak epeyi bir belirti de vardır. Bu uygarlığın barbarlaşmasının ve hayatın bayağılaşmasının kasabadaki sonuçlarından biri midir bundan pek emin olunamaz ama ihtiyatla da olsa bu soruya “evet!” yanıtı verilebilir.
Bu tartışmada pornografik olan bu avare kütlenin dışında kalanların da bu dünya karşısında tuhaf ve tehlikeli bir razılığın ve razı edilmenin içinde yaşamaya çalışmalarıdır. Bütün bunlarsa geçmişin oluşturduğu ve bugüne getirdiği birlikte yaşama kültürünün memleket ahalilerinin aleyhine bozulduğunu ve daha da bozulacağını söylememizi kolaylaştırır.
Böylelikle şehir ve kasabaların asıl oluşturanı olan birlikte ve güvenli yaşamanın ortadan kalkması kasaba ve şehirlerin hatta köylerin aşırı sağın ana akım haline gelmesinin de karşılıklarından biri olarak birer şiddet alanı haline gelmesi de mümkün görünüyor. Bunun yeni bir barbarlık biçimi olarak olduğunu da kabul etmek zorundayız. Bunun sözcüğün tam anlamıyla insanlık dışı bir yere hızla gitmek olarak da anlamamız için epeyi bir neden de ne yazık ki var. Bu insan uygarlığının sonu değilse de (Belki de sonudur. Gelecek diye de bir şey yoktur!) olumsuz anlamda daha da değişip dönüşmesinden başka bir şey değildir. Buysa bizi ister istemez uygarlığı ve onun tekno-dünyasını, ikisinin ürettiği sıradan insanın faşizmini tartışmaya zorlar.
Bundan sonrası ise insanlıkdışı bir dünyadan başkası değildir. Franco “Bifo” Berardi belirtiyor: “Uygarlık çökmüyor, sadece uygarlaşmadan sapıyor. Bugün uygarlık barbarlığın tutunmasını güçlendirirken, uygarlaşma dağılıyor. Uygarlığı destekleyen teknolojik altyapı çökmeyecek; ancak insan aklının ve iradesinin kontrolünden çıkmakta. Madalyonun diğer tarafında, insanların ancak kendilerini insanlıktan çıkardıkları sürece hayatta kalabileceklerini hayal etmemiz gerekiyor. (Nefes Kaos ve Şiir, Çeviri: Nalan Kurunç, Yort, Mayıs 2020, Eskişehir, s. 88)
Yaşamakta ve hızla gitmekte olduğumuz yer tam da burasıdır.
(13 Nisan 2026, Milas)



