HALİM ŞAFAK –
Tekdüze kasaba hayatının en önemli sorunu sıkıntıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu sıkıntı gazino, halkevi ve kulüp gibi kurumlarla giderilmeye çalışılmıştır. Bunun geçmişte merkezin dışında da ciddiye alınması gereken kültürel bulunabilecek bir ortam oluşturduğu iddia edilebilir. Bu süreçte özellikle halkevleri epeyi bir müzisyenin, ressamın, şair ve yazarın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bu kurumlar dönemlerin politik ve ideolojik biçimlenmesine bağlı olarak zamanla değişim ve dönüşüm geçirmiş, baştaki anlamlarından kurtulmuştur. Böylelikle de merkezin dışı baştaki vasatlığına ve onun doğurduğu kültürel ortama büyük ölçüde geri dönmüştür. Milas’a dönük konuşacak olursak, özellikle yetmişlerden bu yana hayat tarzı solculuğunun oluşturduğu vasat bir kültürel ortamdan ancak söz edilebilir.
Başlangıçta cumhuriyetin oluşturduğu yapı Milas’ta eğitim düzeyini yükseltirken bir yandan da şair, yazar, müzisyen ve akademisyenlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ama bu insanlar lise ya da üniversite eğitimi döneminde Milas’tan ayrılmış ve bir daha geri dönmemiştir. Büyük çoğunluğunun kültürel, sanatsal ve edebi ilgileri de bu dönemde ortaya çıkmış ve onların ulusal düzeydeki pratik ve eğilimlerin içinde yer almalarını sağlamıştır.
Halk edebiyatını saymazsak İstanbul dışında (Belki onun yanına Ankara, Diyarbakır, İzmir ve Bursa belki konabilir) bir kültür/sanat/edebiyat geleneği hiçbir zaman oluşmamıştır. Bu İstanbul’u şimdi olduğu gibi tarih boyunca kültür/ sanat/ edebiyatın bağlı olarak kültür endüstrisinin merkezi ve iktidarı yapmıştır. Bunun dışında kalan coğrafyada ise bir gelenekten çok, tek tek şair, yazar ve sanatçılardan, kalıcı olamayan küçük grup ve oluşumlardan ancak söz edilebilir.
Bu aynı zamanda kültür/sanat/edebiyatın kendine bir merkez oluşturmasıyla ilgili bir durumdur. Yanı sıra küçük kasaba ve şehirleri eşrafın ve onun muhafazakarlığının (Tarih boyunca Milas’ın laik ve görece özgür çokkültürlü yapısı da yaşanan hayata pek sorun çıkarmayan muhafazakar ve vasat bir kültürel ortam üretmiş ve bunu zaman içinde kalıcılaştırmıştır.) büyük şehirleri ise burjuvazinin, merkezi ve yerel otoritenin, bağlı olarak üniversitelerin kültürel anlamda oluşturmasının da bunda katkısı oldukça fazladır. Buysa İstanbul’un şair, yazar ve sanatçı için her zaman bir çekim merkezi olmasına yetmiştir. Günümüz dünyasında kapitalizmin küreselleşmesi ve hatta yerelleşmesi bile bu anlamda dikkate değer bir kırılmaya yol açmamıştır.
Aşkıdil Akarca, Nahit Ulvi Akgün, Atilla Atasoy, Kerem Cem, Yasin Çam, Tolga Çandar, Maksut Doğan, Zeki Duygulu, Gad Franko, Turan Erol, İsmail Hakkı, Muzaffer Kale, Makbule Kaya, David Levi, Nigar Okyay, Hasan Özgen, Yeşim Salkım, Halim Şafak, Oktay Yivli, Nazmi Yükselen… Bu adların temel özelliği hepsinin Milaslı ama çoğunun Milas dışında yaşayıp ölmesi ve hala yaşıyor olmasıdır. Hüseyin Serin, Muzaffer Kale ve Hüseyin Avni Kunduracıoğlu’nu saymazsak Milas’ta yazmaya, çizmeye ya da başka sanatsal şeyler yapmaya çalışanlar eninde sonunda kasabayı terk etmek zorunda kalmışlardır. Tek Muzaffer Kale Milas’ı terk etmesine rağmen bir biçimde ilişki içinde olmuştur.
Tabii bu gitmede eğitim, iş gibi nedenlerin etkisi varsa da bu iyi de olmuştur. Böylelikle hepsi için Milas zihinlerinde tuttukları bir geçmiş olmuş yazıp söylediklerinde, çizdiklerinde, söylediklerinde, filmlerinde ortaya çıkmıştır. Her hangi bir şehri, mekanı değerlendirebilmek için ondan ayrı kalmak gerektiği düşünüldüğünde bu ayrı kalmanın onu kültürel ve sanatsal ya da başka bir biçimle değerlendirme imkanı vermesinin mümkün olduğunu yazabiliriz.
Geriye dönenler ise genelde ya sanatsal ve yazınsal olarak gerilemiştir ya da bu sanatsal pratikler hayatları üstünde etki gücünü kaybetmiştir. Kaldı ki bu temelde Nazmi Yükselen, Tolga Çandar dışında geriye dönen ikinci bir örnek zaten yoktur.
Kaldı ki Nazmi Yükselen’in aynı dönemde kendi imkanları ile kaset çıkarma çabaları da ulusal düzeyde bir karşılık bulmamıştır. Tolga Çandar’ın iki kasetlik “Çağdaş Türkü” deneyiminden (Bekle Beni-1986, Delikanlıya-1987) ve 1992’de yayımlanan “Kar Yangını”ndan sonra kendini genelde ezgilerle ama ondan çok Ege ezgileriyle sınırlamasını ve yorumculukla yetinmesi de başta sözünü ettiğimiz Ege Bölgesi’ni de içine alan kültürel ortamla ancak açıklayabiliriz.
Başa dönersek… Bu edebi, kültürel ve sanatsal pratikler ve verimler popüler sanatlarla yani müzikle uğraşanları saymazsak Milas’ta pek karşılık bulmamıştır. Söz konusu kültür/ sanat/ edebiyat birikimi ile sağlıklı bir ilişki kurulamadığından çoğu kasabada olduğu gibi meydan vasata bırakılmıştır, kalmıştır.
Bu süreçlerde başta sözünü ettiğimiz hayat tarzı solculuğu verili olana dönük karşıtlık oluşturmakta zorluk çekerken bir yandan da popüler ve tüketim kültürü dışında kültürel bir ortamın oluşmasında bir görev üstlenmemiş vasatın, yerel başta olmak üzere kültürleri belirlemesine itiraz da etmemiştir. Bu dediğimize yerel iktidarlar da büyük ölçüde eklemlenmiş ya da eninde sonunda parçası olmuşlardır.
2010-2023 yılları arasında Belediye Başkanı Muhammet Tokat’ın ısrarıyla şair, yazar, ressam, sinemacı, akademisyen ve sanatçıları temel alan sempozyumlar yapılarak kitaplar oluşturulmuş ve bu birikim ortaya çıkarılmışsa da bu Milaslılar’ın ilgisini neredeyse hiç çekmemiş, memleket yüzeyinde gördüğü ilgiyi kasabada görmemiştir.
Geldiğimiz noktada içi nerdeyse tamamen boşalmış, kendini daha çok yeme içme ve seçimden seçime oy kullanma ve basın açıklamasıyla ifade eden/gerçekleştiren bir hayat tarzı solculuğu ve onun muhalifliği ile kültürel olan arasındaki mesafenin iyice açıldığını söyleyebiliriz. Buysa şehir olarak Milas’ın baştaki özgünlüklerinin gerilemesi ve ortadan kalkması ve ekonominin belirlediği kalabalık bir kasaba haline gelmesi için yeterli olmuştur. Son yirmi- yirmi beş yılda ortaya çıkarılan kültürel birikimse yerel yönetimin aynı parti içinde el değiştirmesinin pornografik sonuçlarından biri olarak sürgüne ama ondan çok bir bilinmeze gönderilmiştir. Bunun karşısında yerel basının yetersiz çabası dışında sol örgütlenmeler, dernekler, sendikalar ve tek tek kişiler bu kültürel sürgün ve hatta cezalandırma karşısında tam bir sessizliğe gömülmüşlerdir.
Milaslı ya da bir biçimde Milas’la ilişki kurmuş, bunu ürünlerinde yansıtmış herkes bu birikimin parçası olduğu gibi aynı zamanda hem bugünde hem de gelecekte kasabanın ulusal ve enternasyonal düzeyde belleği olmak ve onu ifade etmek gibi bir görevi ve temsilciliği ister istemez üstlenir. Son yıllarda belediye tarafından yayımlanan ve dolaşıma giren ve şimdilerde akıbetinin ne olduğu bir türlü bilinemeyen elliye yakın kitabın bir anlamı varsa o da budur.
Kültür/sanat/edebiyat hem bireyi hem de toplumları eksenine alan bir dönüştürme pratiği olduğu gibi bir bugün ve gelecek önerisidir. Ne var ki her anlamda kendini vasatlığın içinde doldurmuş, bunu bir yaşama biçimi haline getirmiş, fazlasıyla teknolojikleşmiş ve bağlı olarak yabancılaşmış bir dünyada kültürel olanın bir anlamının kalıp kalmadığı artık tartışmalı olmaktan çıkmıştır. Buysa kasaba olarak Milas’ı şehirsiz şehir yaparken özgünlüklerini de imha etmeye doğru hızla götürür, götürüyor. Ayrıca vasat kültürel ortamın ve orda yaşanan hayatın, ona dönük içi doldurulamamış itirazların bu dünyaya dönük yapabileceği ve yapmak isteyebileceği hiçbir şey de yoktur.
(26 Temmuz 2026, Lüksemburg)



