Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
İnsan, evrenin kendisine tanıdığı zamanı düşününce şaşırır. Kozmik takvimde tüm bir ömür, bir yıldızın ışığının bize ulaşması yanında göz kırpması kadardır. Buna rağmen bu kısacık aralığı, çoğu zaman henüz gelmemiş, belki de hiç gelmeyecek felaketlerin provasıyla doldururuz.
Seneca, iki bin yıl önce De Brevitate Vitae (Hayatın Kısalığı Üzerine) adlı denemesinde tam da bunu söylüyordu: “Hayat kısa değildir, biz onu kısaltırız.” Ömrümüz aslında yeterince cömerttir; onu israf eden, geleceğe dair sonu gelmez tasalarımızdır.
Biyoloji bu israfı en somut biçimde ölçebildiğimiz yerdir. Kaygı, bedende soyut bir his olarak kalmaz; kortizol ve adrenalin salgısına dönüşerek dolaşıma girer. Kısa süreli tehlikelerde hayat kurtaran bu mekanizma, kronikleştiğinde bedeni yıpratan bir yüke dönüşür; bilim insanları buna “allostatik yük” der.
Sürekli alarm halindeki bir organizmada bağışıklık zayıflar, kan basıncı yükselir, uyku bozulur. Hatta hücrelerimizin yaşlanmasını düzenleyen ve kromozom uçlarını koruyan telomerlerin, süregelen stres altında daha hızlı kısaldığı gösterilmiştir.
Yani mecazi anlamda değil, tam anlamıyla biyolojik olarak: Gereksiz kaygı ömrü kısaltır. Kısacık bir hayat için sonsuz endişe taşımak, elimizdeki azıcık zamanı bir de bedenimize ödettiğimiz bir faturaya çevirir.
Psikoloji ise bu endişelerin çoğunun aslında hayal ürünü olduğunu gösterir. İnsan zihni, olası tehlikeleri fazlaca ciddiye alacak biçimde evrilmiştir; buna “olumsuzluk yanlılığı” denir. Atalarımız için çalılıktaki hışırtıyı yüz kez yırtıcı sanıp bir kez haklı çıkmak, hayatta kalmanın bedeliydi. Ne var ki modern hayatta o hışırtı çoğunlukla rüzgârdır. Araştırmalar, endişelendiğimiz senaryoların büyük bölümünün ya hiç gerçekleşmediğini ya da gerçekleştiğinde tahmin ettiğimizden çok daha katlanılabilir olduğunu ortaya koyuyor. Zihnimiz henüz yazılmamış bir felaket romanının hem yazarı hem de tek okurudur. Ruminasyon dediğimiz o bitmeyen zihinsel geviş getirme, aynı acıyı yaşanmadan defalarca çektirir bize. Oysa Montaigne’in dediği gibi, “Hayatım korkunç talihsizliklerle doluydu, ki çoğu hiç başıma gelmedi.”
Sosyoloji, bu bireysel eğilimin nasıl toplumsal bir iklime dönüştüğünü anlatır. Sosyolog Ulrich Beck, çağımızı “risk toplumu” olarak tanımlar: Artık yalnızca gerçek tehlikelerle değil, sürekli hesaplanan, ölçülen, haberlerle beslenen olası risklerle çevrili yaşıyoruz.
Zygmunt Bauman ise bu belirsizliği “akışkan modernite” kavramıyla açıklar; hiçbir şeyin sabit kalmadığı, her başarının geçici, her güvencenin kırılgan olduğu bir düzende kaygı âdeta havadaki oksijen gibidir. Buna kıyaslama kültürünü ekleyin: Sosyal medyada başkalarının özenle sahnelenmiş anlarını kendi sıradan günlerimizle karşılaştırırken, hiç ulaşamayacağımız bir yeterlilik ölçütünün peşinde tükeniriz. Toplum bize sürekli “yetmiyor” der; biz de bu sesi içselleştirip kendi bekçimiz oluruz.
Peki felsefe ne öneriyor? Stoacılar, kontrol edebildiklerimizle edemediklerimiz arasına net bir sınır çizmemizi ister. Marcus Aurelius, kendi kendine yazdığı notlarda, geleceği bugünden yaşamamayı öğütler; çünkü gelecek geldiğinde, bugünü taşıyan aynı aklı yanımızda getireceğiz.
Epikuros, ölüm korkusunu şu sade mantıkla dağıtır: “Biz varken ölüm yok, ölüm varken biz yokuz.” Doğu bilgeliği de aynı yere işaret eder; kaygı hep gelecekte ya da geçmişte oturur, oysa hayatın kendisi yalnızca şu anda yaşanır. Varoluşçu düşünce bunu bir adım öteye taşır: Heidegger’in “ölüme yönelik varlık” kavramı, sonluluğumuzu bir felaket değil, hayatı ciddiye almamızın koşulu olarak görür. Ölümlü olduğumuzu bilmek, endişelenmek için değil, seçmek ve yaşamak için bir çağrıdır.
Bütün bu disiplinler, farklı dillerle konuşsa da aynı hakikatte buluşurlar: Kaygı, gelecekten ödünç aldığımız ama hiçbir zaman ödemediği bir borçtur. Bedeni yıpratır, zihni yorar, toplumu geriler, anlamı buharlaştırır. Elbette hiç endişelenmemek insanca değildir; bir miktar tasa bizi hazırlıklı, dikkatli, sorumlu kılar. Mesele endişeyi yok etmek değil, ona hak ettiği kadar yer vermek, sınırlarını çizmek, geleceği bugünün üstüne bir gölge gibi düşürmemektir.
Kısacık bir ömrü, gerçekleşmeyecek felaketlerin provasında geçirmek, tiyatroya gidip perde hiç açılmadan salonu terk etmeye benzer. Oyun oradadır, sahne kuruludur, ışıklar yanmaktadır. Yapmamız gereken tek şey, kaygının kollarından sıyrılıp koltuğa yaslanmak ve seyre dalmaktır.
Çünkü hayat, endişelenmek için değil, yaşanmak için verilmiştir.



