Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
İnsan, zamanı ölçebilen tek canlıdır. Ama ironik olan şudur ki, zamanı en çok kaybeden de yine insandır.
Duvarlarımızdaki saatler saniyeleri sayarken, içimizde bambaşka bir zaman akar. Bir çocuk için yaz tatili sonsuz gibidir; yaşlı bir insan için ise yıllar, avuçtan kayan kum taneleri kadar hızlı geçer. Demek ki zaman yalnızca fiziksel bir olgu değildir. Zaman, aynı zamanda zihnin, bedenin ve ruhun ortak eseridir.
Bilim bize zamanın doğrusal aktığını söyler. Dünya döner, hücre bölünür, atomlar titreşir. Fakat insan beyni zamanı cetvelle ölçmez. Nörobiyoloji gösteriyor ki beynimiz zamanı, yaşadığımız olayların yoğunluğuna göre yeniden inşa eder. Korku anında birkaç saniye dakikalar gibi hissedilir. Mutluluk içinde geçen saatler ise birkaç nefes kadar kısa gelir. Çünkü beynin hafıza merkezleri, duygusal yükü fazla olan anları daha ayrıntılı kaydeder.
Biyolojik saatimiz de bunun sessiz tanığıdır. Her hücremiz, günün ritmini bilir. Uyku hormonlarımız, vücut sıcaklığımız, metabolizmamız ve hatta bağışıklık sistemimiz görünmeyen bir saatle yönetilir. Sabah doğan güneş yalnızca gökyüzünü değil, hücrelerimizi de uyandırır. Gece çöktüğünde karanlık yalnızca dışarıyı değil, genlerimizin çalışma düzenini de değiştirir. İnsan, zamanı yalnızca yaşamaz; zamanı hücrelerinde taşır.
Fakat dinlerin anlattığı zaman bambaşkadır.
Birçok kutsal metinde zaman, yalnızca akan bir nehir değildir; anlamın kendisidir. Bir günün bin yıl gibi olabileceği, bin yılın tek bir an kadar hissedilebileceği anlatılır. Burada amaç fizik öğretmek değildir. İnsan zihnine, ilahi bakışın insanın ölçülerine sığmayacağını göstermektir.
Belki de dinlerin en büyük mesajlarından biri şudur: Saat, zamanı ölçebilir; fakat değeri ölçemez.
Bir annenin hasta çocuğunun başında geçirdiği bir gece ile boş geçen on yıl aynı uzunlukta değildir. Takvim öyle söylese bile hayat buna inanmaz.
Modern insanın en büyük yanılgısı, zamanı yönetebildiğini sanmasıdır. Takvimlerimizi dolduruyor, telefonlarımızı alarmlarla donatıyor, saniyeleri bile planlıyoruz. Ama bütün bu çabanın sonunda sıkça duyduğumuz cümle değişmiyor: “Zamanım yok.”
Oysa sorun zamanın azlığı değildir. Sorun, anlamın eksikliğidir.
Psikoloji bunu uzun yıllardır anlatıyor. İnsan mutlu olduğunda zamanın geçtiğini fark etmez. Kaygılı olduğunda ise gelecek henüz gelmeden zihninde yaşamaya başlar. Depresyonda zaman ağırlaşır. Umut olduğunda ise aynı saatler kanatlanır.
Belki de bu yüzden insan, geçmişi değiştiremez ama geçmişe yüklediği anlamı değiştirebilir. Geleceği göremez ama geleceğe baktığı pencereyi değiştirebilir.
Sosyoloji ise başka bir gerçeği gösteriyor. Her toplum kendi zamanını üretir. Sanayi toplumları zamanı verimlilikle ölçerken, geleneksel toplumlar zamanı mevsimlerle, hasatla, ezanla, bayramla ve birlikte geçirilen vakitle tanımlar. Teknoloji ilerledikçe saatler hızlandı ama insanlar yavaş yavaş birbirine ayırdığı zamanı kaybetti.
Bugün aynı evde yaşayan insanlar bile farklı zamanlarda yaşamaktadır. Birinin zamanı telefon ekranında akar, diğerinin zamanı çocukluğunun hatıralarında durur.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu para değil, ortak zaman yoksulluğudur.
İnsan ömrü ortalama seksen yıl olabilir. Ama gerçekten yaşanan zaman bunun çok daha azıdır. Çünkü hayatın büyük bölümü otomatik davranışlarla geçer. Aynı yollar, aynı telaşlar, aynı ekranlar… Beyin yeni deneyim üretmediğinde yıllar birbirine benzemeye başlar. Bu yüzden çocukluk uzun, yetişkinlik ise şaşırtıcı derecede kısa görünür. Çocuk her gün yeni bir dünya keşfeder; yetişkin ise aynı günü defalarca tekrar eder.
Belki de ölümsüzlük, sonsuz yıllara sahip olmak değildir. Bir ana sonsuz anlam yükleyebilmektir.
Dinlerin “anı değerlendir” çağrısıyla modern nörobilimin “anda kal” önerisinin aynı noktada buluşması tesadüf değildir. Biri bunu ibadet diliyle anlatır, diğeri sinir hücrelerinin diliyle. Ama ikisi de aynı hakikati işaret eder: İnsan, gerçekten yaşadığı kadar yaşar.
Belki de zaman, evrenin değil insanın aynasıdır.
Saatler yalnızca kaç olduğunu söyler.
Hayat ise o saatin içinde gerçekten yaşayıp yaşamadığımızı…



