BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Gündemimiz her zamanki gibi yoğun yine.
Gündemimize gelen-getirilen her ne ise olan bitenlere, söyleniverenlere birer ikişer cümle ile değinmemek olmuyor. Bir çoğu yeni, çok yeni; pek çoğu ise bir türlü eskimiyor.
En başta, Milli Eğitim’in “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” başlığı altında önümüzdeki eğitim-öğretim döneminde uygulanacak olan ‘müfredat mevzusu’. Konuyla ilgili olarak Eğitim Sen’den yapılan açıklamalardan aktararak diyorum ki; bu müfredatın, bilimsel-özgür düşünceyi ortadan kaldırarak; sorgulayan, itiraz eden değil itaat eden, rıza gösteren nesiller yetiştirmeyi amaçladığı için, Toplumsal fayda ve çocuğun üstün yararı ilkelerini merkezine almadığı, gençlerin aydınlık gelecek talebini gözetmediği için, Siyasi iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerini gözettiği, tek adam rejiminin yaratmaya çalıştığı toplum modelini temel aldığı, laiklik ve bilim karşıtı olduğu için reddedilmesi gerekiyor.
Bu konunun önümüzdeki eğitim-öğretim döneminin başta gelen mücadele alanlarından biri ve dolayısıyla eskimeyen gündemimiz olacağı kesin.
Bir diğer gündem ise ‘uyutma’! Bu ‘uyutma’, bir tür ‘öldürmek’ anlamında kullanılıyor, biliyorsunuz. Bir süredir iktidar sahiplerinin, “öyle olmazsa-böyle yapılmazsa” dedikten sonra sokak hayvanlarına reva gördüğü “son çare” olarak tartışıyoruz bunu! Koşulluymuş gibi görünse de aslında koşa koşa bir katliama doğru gidiyor olduğumuz endişesiyle tartışıp, tepkilerimizi dile getirip protesto gösterileri yapıp duruyoruz. Böyle de olması gerekiyor. Çünkü böyle olması sağlık işaretidir, doğrudur. Bir toplum için başta gelen canlılık belirtisidir.
‘Tartıştırıyorlar’ diyenler de var. Onlara göre iktidar, öncelikle tartışmamız, tepkiler göstermemiz, protestolar etmemiz gerekenleri geri plana itmek, gölgelemek için yapıyor bunu. Yani bizi ‘uyutuyor’ yine!
Oysa ‘uyumak’ o kadar sıradan bir şey ki. Üstelik çok da güzel. Uyumadan olmuyor. Ama tarih içinde, derin uykulardan uyandırma çağrıları da çok yaygın. Bunlar arasında en bilineni: “Uyan artık uykundan uyan! Uyan esirler dünyası!” çağrısıdır. ‘Enternasyonal Marşı’ olarak bilinir.
Peki ya sonuç?
Uyku o kadar tatlıdır ki …

…
Gündeme ilişkin notlarım arasındaki bir başka konu da: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kapitalizmden şikayetçi olması”!? Oysa yaklaşık çeyrek yüzyıldır iktidarda olan ve ülkemiz ekonomisini kapitalizm ötesi bir çıkmaza sokan ve bunu ‘ben ekonomistim’ diye diye yapan bizzat kendisi. Şimdi de kalkmış: “Kapitalist sistemin serbest piyasayı teşvik ediyor gibi görünse de tekelleşmeyi, paradan para kazanmayı ödüllendirdiğini görüyoruz. Fakiri daha da fakirleştiren bu sistemin dertlerimize derman olamayacağını hepimiz kabul etmek zorundayız … Günümüzde servet eşitsizliği dünyada tarihi bakımdan en yüksek seviyesine çıktı. Dünyadaki en zengin ‘yüzde bir’lik kesim, toplam küresel servetin neredeyse yarısına sahip. Alttaki yüzde 50’lik kesimin dağılımdan aldığı pay ise ‘yüzde bir’i dahi geçmiyor. Küresel düzeyde fakirden zengine doğru artan bir servet transferi yaşanıyor” demiş. Büyük boşluğun farkında mısınız? Neredeyse uzay kadar …
Elbette gündemden düşmeyen ‘ekonomik krizimiz’!
…
Tarihte birçok şey yeterince hızla eskimiyor, güzelce eskitilemiyor. İktidarları kastediyorum. 22 yıldır neler neler oluyor, başımıza gelmedik kalmadı, sevgili ülkemiz başta ekonomisi, eğitimi olmak üzere çalkantılar içinde, savrulmalar yaşıyor ama iktidar yoluna devam edebiliyor. ‘Erken seçim’ ihtimali giderek güçleniyor olsa da iktidar halâ yerinde ve sorunlar büyüyor da büyüyor …
‘Uyumak’la uyutulmakla ilgili bir sorunumuz mudur bu, ne dersiniz? Bir de: Her devre uyum gösterenlerin oranındaki yükseklikten mi beslenir?
Oysa, eskimek hep kötü bir şey değildir. Zamanında eskimeyi bilirseniz güzeldir hatta.
Örneğin yıllarca bir eve kapılık edip edip de eskiyiverince, yani elden ayaktan düşüp el ayak çekiliverince başka bir şeye dönüşebilirsiniz. Dağınık da olsanız, bakımsız da kalsanız ‘küçücük bir bahçemsi’ dünya örneğin …
Ama bu hiç de kolay olmuyor demek ki …
Olsun, deneyebilirsiniz.
Denize baktıkça …
Denize bakmak güzeldir. Bunu olabildiğince sık yapabilmek iyidir. Yenilenirsiniz. Yenilgilerinizden çok daha iyi öğrenebilirsiniz. Öğrenci olmaktan daha güzel bir şey olabilir mi? Denize baktıkça içten içe öğrenirsiniz. Örneğin kendinizi koca koca kırmızı çiçekli bir zakkumun yanında düşleyebilirsiniz kolaylıkla. Onun yumuşacık kokusunu duyabilirsiniz. Önünüzde ne kadar eski-yeni ne varsa ve kalmışsa onlarla buluşabilirsiniz.
…
Güneşiniz ha doğdu ha doğacak. Dalgalarınızın heyecanından belli, eli kulağında … Kıyıdaki kayalıklarda martılar konuşuyor aralarında. Herkes gibi. Ama denize baktıkça martılar daha bir insanmış gibi gelir insana. Göz göze gelirseniz anlarsınız onları. Mutlu mudurlar hüzünlü mü örneğin; hemen anlaşılır. Martılar zor değildir. En basitinden: Kolaylıkla uçabilirler. Bir anda uzaktan bakabilirler size. Ne güzel. İşte tam da bunu yakalayabilmeniz için denize bakmalısınız. Uzun uzun. Sadece bakıp kalmanız yeter. Bir yerlere gidilecekse martılar gider. Siz de yanlarındasınızdır artık. Birlikte. Az ilerde küçük bir adaya doğru. Uç uç bitmezmiş meğer. Kanat kanat yükseklerden ne de güzelmiş. Sadece deniz. Başkaca hiçbir şey istemezsiniz. İşte güneş. O da yanınızda artık. Güneşle bu kadar yan yana olabilmek başka türlü mümkün olamaz zaten. Deniz olmazsa olamaz. Koca koca ağaçların gözleri önünde sarmaş dolaş. Dolaşın dolaşın, daha vaktiniz var. Vaktiniz varken dolaşın. Kıyıda büyüyen sazlar da öyle yapmışlardır, emin olabilirsiniz. Nerelerden nerelerden kırıla kopa gelip bilmedikleri bir kıyıda yeşerip yükselmekten ibarettir onların yaşamı da. Ne farkı var, hep aynı değil mi …
Bir de Caretta Carettalar var elbette. Onları da unutmamalı. Bildikleri ya da buldukları kumsallarda, güneşe güvenerek çoğalırlar. Siz bakmayın onların denizden gelip çoğaldıklarına. Aslolan denize bakmaktır. Denize bakmak çoğaltır …




