HALİM ŞAFAK –
Karya ve başka uygarlıkların üstüne kurulmuş Milas’ın yeniden inşası aynı zamanda şehrin toplanma ve ticaret alanlarının, ortak ya da değil mekânlarının, mahalle ve semtlerinin yeniden ve yeni bir rejimle ulaşım dahil düzenlenmesi ve bambaşka bir biçimde yeniden üretilmesi demektir.
Bunun sorun olarak ortaya çıkardığı ilk önemli şeyse geçmişte olup bitenler yıkılıp yapılanlar bir yana, şehrin kendiyle anılan alan ve mekânlarının başka bir deyişle onunla özdeşleşen sembollerin, simgelerin, en önemlisi Hayıtlı, Şevketiye, Ahmet Çavuş, Gazi ve Firuzpaşa, Hacıilyas, Hisarbaşı, Hocabedrettin gibi mahallelerin belirleyici olmaktan çıkarılması ve dönüşü olmayan bir değişime uğramasıdır. (Arkeolojiyi ilgilendiren tarihi yapılarla ve yeni buluntularla ilgili konular başka bir tartışma konusu olduğu için geçiyoruz.) Burada dert ve tartışma konusu edilen asıl şey hala içinde yaşanmakta olan mekân ve yapılar yani evler, damlar, dükkanlar, alan, sokak ve caddelerdir.
Yeni şehir büyük ölçüde bir soylulaştırmayı (Soylulaştırma, Neoliberal kapitalizm olarak da açıklanabilir.) ve daha fazla dikey bir modernizmi içerdiği ve hatta temsil ettiği için eski şehrin “ihtiyaçlar diktatörlüğü”nün ve pornografik tüketim kültürünün ve her bağlam ve düzeyde dayatılan dikeyliğin, o temelli bir konforun ve onun egemenliğinin, ticaret ve “yaşama” kültürünün bir sonucu olarak gözden düşmesi kaçınılmazdır.
Bunun bir anlamı ise cumhuriyetten bu yana oluşturulan hatta öncesine kadar giden alan ve mekânların gözden düşmesi/düşürülmesi yeni yeni alan ve mekânların oluşturulmasıdır. Böylelikle şehir hem mimari hem de mekânsal anlamda tektipleşirken benzer bir tektipleşme insan hayatında da yaşanır. Zaten tekdüze olan kasaba hayatı daha da tekdüzeleşir. Buysa baştaki kozmopolitan yapıyı yani birlikte yaşamayı ve bunun gelenek haline getirdiği değerleri ya değer olmaktan çıkarır ya da marjinalleştirir, bir zaman sonra da ortadan kaldırır.
Zygmunt Bauman’ın, artık komşuluğun mümkün olmadığının altını ısrarla çizmesi de tam da bununla ilgilidir. Kırda kendini oluşturup kasabaya da dahil olan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma temelli hayat büyük ölçüde ortadan kalktığı gibi dünya tuhaf ama aynı zamanda korkutucu bir ayrım ve ayrılıkların mekânı haline gelirken, bireysellik sosyal ve toplumsal bütün öğelerinden kurtularak dünyaya yabancı ve yapayalnız bir yaşamanın asıl nedeni haline gelmekte ne yazık ki gecikmez.
Ekonomizmin bağlı olarak performansın ikisini belirleyen ilerleme ve büyüme düşüncesinin etkin olduğu bir dünya bütün öncelikleri değiştirmekle kalmamış, ticari olanı bütün insani değerlerin üstüne bir yere çoktan yerleştirmiştir. Bunun zaman içinde ve neoliberalizmin sonuçlarından biri olarak politik anlamda da bir kırılmaya yol açacağını böylelikle de bu tür şehir ve kasabaların dokusunun her anlamda bozulacağı ve bambaşka şeylerin ortaya çıkacağını ise söylemek bile gerekmiyor.
Bu bizim gibi köyden şehre göçü hiçbir döneminde tamamlayamamış, tersine bunu kışkırtmış ülkelerin şehir ve kasabalarının kaderidir. Türkiye tarihi, Kayseri başta olmak üzere, Tuzluçayır (Ankara), 1 Mayıs Mahallesi, Ümraniye, Fikirtepe (İstanbul), Develi, Talas (Kayseri) gibi örneklerde olduğu gibi bunu uzun zamandır yaşamaktadır.
Bu biraz da insan tekinin mekân duygusuna pek sahip olmaması ve yükselen ne varsa onunla ilişki kurması, onunla ilgilenmesi ve şehrini savunmaması ile açıklanabilir bir durumdur. Buna günümüz dünyasının bölgeye dönük ama daha çok sermayenin ve zengin kesimlerin ilgisini eklediğimizde ise her bir şey tamamlanmış olur.
Bunun başka bir anlamı ise gözden düşen çoğu yerde yoksulların (Geçmişte şehri belirlemiş ve imari yapısında ciddi katkısı olmuş Milas burjuvazisinin ya da eşrafının da şehrin yıkımı konusunda hiçbir itirazının olmaması, tersine onların da bu yağmaya dahil olması tartışmaya açık olsa bile neoliberalizmle ve onun yereli açık ticaret alanı haline getiren politikaları ile açıklanabilir duruyor.) yaşadığı bu mahallelerin de bir zaman sonra soylulaştırma kapsamına girecek ve yeni şehre kazandırılacak olduğudur. Kaldı ki eski mahallelerde bu yöndeki gelişmeleri dikeyleşme yani apartmanlaşmayı yeterince gösteren belirti ve işaret zaten yeterince vardır.
Bunlar yapılırken bundan yalnız şehir zarar görmüyor bir uçtan tarım alanları da benzer bir akıbete uğruyor. İşin bu yanı biraz da 1985 yılında imarla ilgili her bir şeyin yasayla yerel yönetimlere devredilmesiyle ilgilidir. Böylelikle yerel yönetimlerin belirlediği imar rejimi/düzeni her bir yerin asıl belirleyicisi ama ondan çok suçlusu haline gelir. Bugün hem şehir merkezinde hem de tarım alanlarında yaşamakta olduğumuz dikey konutlaşma ve işgal bunun sonucudur.
Tekrar mekân ve alanlar tartışmasına dönersek… Bu tür ağır sonuçlarla karşılaşan alan ve mekânların başında Arasta ve Çöllüoğlu Hanı, Çaputçu Hanı, Tabakhane, Dörtyol ve Kavaklı’nın geldiği iddia edilebilir. Gazino’yla sınırlı bir soylulaştırma örneği olarak Topbaşı, Park ve Süs Yolu da bu listeye dahil edilebilir. Aşkıdil Akarca Kültür Merkezi (Kışlık Yeni Sinema) gibi tarihi bir yer dururken ovaya kültür merkezi, yine ovanın ortasına Cem Evi yapılması da bu soylulaştırma ve eski şehri geride bırakma ve terk etme ile ancak açıklanabilir.
Bununla da bitmiyor Süsyolu’nda artık tarih bile olmayan kütüphanenin bahçesine yapılan binanın önce market sonra belediyeye ait bir bina haline getirilmesinin de başka bir açıklaması ne yazık ki yoktur. Eski İstikamet Sineması’nın (Hem yazlık hem kışlık) başına gelenler de benzer bir değerlendirmenin içinde tutulabilir. Şehrin merkezinde her geçen gün daha da yükselen bir yandan da ovayı, dağı saran apartmanlaşmayı da bu temelde ele almamız mümkündür.
Bu dediğimizin oldukça pornografik örneklerini memleket yüzeyinde bulmak mümkündür. Uzağa gitmeye gerek yok. Kayseri’de neredeyse şehrin merkezi sayılabilecek Hunat Mahallesi’nin aynı adını taşıyan cami ve medresenin arkasına düşen bölümü böyle bir muameleye maruz kalmış köylülerin ve yoksulların son sığınaklarından biri olmuştur. Burası neredeyse şehrin merkezinde daha çok yoksulların ve onlara hitap eden dükkan, lokanta ve evlerin oluşturduğu bir dünyadır ama bir gün orası da halledilecektir.
Dörtyol, Tabakhane, Süs Yolu, Kavaklı’nın eski şehrin insan hareketinin yoğun olduğu alan ve mekânlardan olduğu biliniyor. Bu noktada yeni ulaşım rejimi içinde değerlendirilebilecek çevre yolu özellikle Dörtyol’da oluşturulanı tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Aynı biçimde geçmişin pirina, yağ, buz fabrikalarının, kereste atölyelerinin biraz da artık yeniden oluşturulacak olan şehrin merkezinde kalmaları nedeniyle yer olarak kazandıkları maddi değerin bir sonucu olarak yerini apartmanlaşmaya ve betonlaşmaya bırakması ve daha da bırakacak olması burada önemli bulunması gereken bir sorundur.
Buraya kadar belirtilenlerden hareketle söylenebilir: Eski şehir ve onun her türlü mekânı müteahhitlerin iştahını her geçen gün daha fazla kabarttığı gibi bu memleket ahalileri arasında da benzer bir karşılık bulmakta mekânsal olan ve onun duyurdukları her türden tartışmanın dışında tutulmaktadır. Buysa şehri simgeleyen alan ve mekânları, bağlı olarak geçmişin evlerini müteahhit ve ahalilerin el birliğiyle yaşama değil ondan çok bir rant alanı haline getirmesi demektir.
Bunun hem şehir dışından gelen hem de fosil yakıt nedeniyle yok edilen köyler, mahalleler kaynaklı göçler nedeniyle daha vahim ve korkutucu hale geldiğini söyleyebiliriz. Hal böyle olunca kuşatma altında bir Gazino, adım adım kendini yıkımını ve yokoluşunu izleyen bir Dörtyol, Tabakhane ve daha başka semtler, mekânlar ve mahallelere dönük tırnak içindeki kentsel dönüşüm ve yeniden yapma ve düzenleme çalışmaları verili olana eklenmek dışında başka bir anlam ifade etmiyor.
Böylelikle dün modernizmin zulmüne uğrayan/uğramayan yapıları yerle yeksan edilerek yeni ve neoliberal ticaret ve konformizmin öncelendiği bir şehir oluşturuluyor. Bu şehir ne yazık ki herkesin birbiriyle ancak alışveriş yaparken karşılaştığı ve teknolojik olanın da büyük katkısıyla (Buna tekno-kapitalizm demek de mümkündür.) insani olanın etkisizleştiği ve bir anlam ifade etmediği, gözetlenen, kontrol edilen ve denetlenebilen bir ticaret mekânı olması bir yana bir kapatılma mekânı da olacaktır.
Kapadokya daha özelde de Kayseri ile ilgilenen romancı Gürsel Korat’ın “Kayseri’de ve Şehirlerimizde Sokakların Ölümü” (İletişim, 1997, İstanbul) adlı kitabında “Kayseri bir gün yıkılacaktır!” diye bir yazısı var. Yazar ne yazık ki haklı çıktı. Kayseri bu yıkılma sürecini nerdeyse tamamladı.
Sıra Milas gibi tarihsel anlamda özgün bir yerleşime ve mimariye, mekânlara ve alanlara sahip şehir ve kasabalara geliyor. Bu aynı zamanda küresel kapitalizmin yerelleşmesinin ağır sonuçlarından biri olarak anlanabilir duruyor. Belki biraz daha ileri gidip artık yerel sermayenin asıl ticaret etme alanı haline getiriliyor da denebilir. Ortaya çıkacak ve çıkmakta olan ise Murray Bookchin’in demesiyle “şehirsiz şehirleşme”den başka bir şey değildir, olmayacaktır. (Kentsiz Kentleşme, çeviri: Burak Özyalçın, Ayrıntı, 2000, İstanbul)
Bu yüzden ve ne yazık ki yaşadığımız dünya ve onun içerenleri “Milas da bir gün yıkılacaktır!” diye feryat etmekten, çığlık atmaktan başkasına pek izin vermiyor deyip bağlayalım. (5 Nisan 2026, Milas)



