BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Terk edilmiş evlerin kırık camlarının arkasında en ufak bir esintiyle uçuşan perdelerin beni ne denli hüzünlendirdiğini, belki daha doğrusu: Nerelere nerelere uçuşturduğunu daha önce de değişik vesilelerle yazdığımı anımsıyorum.
…
Hacıapti mahallesi Baltalıkapı caddesi üzerindeki Giritli Bakkal Ahmet’in dükkanının üst katındaki perdeler örneğin … (Hacıapti Mahallesi’nde bir Giritli: ‘Bakkal Ahmet Erişir’, BAKIŞ 14 Ağustos 2020) Yıllar önce o evin içinde sürdürülen yaşamlara adeta bir saygı duruşu, bir sevgi duyuşu idi o yırtık perdeler … Yırtık pırtık, kirli mirli her nasıl olursa olsun perde yine perdeliğini yapıyordu inatla. Hele tül perdeyse … Bir mucize! Dışardan bakıldığında içeriyi göstermiyor ya! Oysa içerisi kıpır kıpır. Herşey gözlerinizin önünde. Merak işte …
Sokakta neler oluyor? Neydi o gürültü? Şu daracık sokakta bile iki araba nasıl kaza yapabildi?
Sesler: “Çok hızlıydın, sen bana vurdun!” … “Ben caddedeyim, sen sokaktan çıktın önüme …”
Şu Milas’ın içinde “cadde cadde” dediğin nedir ki, ‘yine sokak’ aslında … İkisinin de eni boyu bir ama biri cadde diğeri değil … Oyun.

Neyse …
Perde diyordum. Akşam olunca kalın perde. Kalın perde, kalınca bir duvar gibi güvenli. Güvenlik şart. Ev halleri işte. Gecelikli pijamalı salon dünyalarımızda kalın perdelerimiz olmazsa olur mu? İlle de perde olacak. Her derde deva adeta. Ya da pencereden sarkıp yoldan geçenlerle, komşularla bir güzel lafladıktan sonra: “Hadi iyi akşamlar” deyip içeri çekilip kapatılması perdelerin … O ne güzel bir vedadır öyle! Perdeler olmasa bu kadar güzel veda edilebilir mi gündüzlere?
Sözün özü: Evlere ışık kaynağı olmasının yanında, belki de ondan daha çok evlerin gözleri, ‘bir tür iletişim kapısı’ olan pencerelerin sırdaşıdır perdeler. Ağzı sıkı, dedikodu nedir bilmez, güvenilir sırdaşlar onlar … Hep sıradışı olmuşlardır bu nedenlerle …
Sevdiğim bir Amasya türküsüdür: “Pencereye perde ben / Yeni düştüm derde ben …” diye başlar. Pencerede, sevdiğinin sokaktan geçişini çok büyük bir sevgiyle, sabırla, özlemle beklemenin bundan daha güzel bir anlatımı olabilir mi: “Pencereye perde ben!” Heyecan.
Perde deyip geçmemek gerek yani. Perde çok önemli. Kendisine görev verilmiş olması yeterli. Adeta nöbet yerini terk etmemeye yeminli. Gemilerin kaptanları gibi. Sevdalı.
…
Tabakhane caddesinde Müze’yi geçtikten sonra mecburen dönülen sokaktaki bir başka evin perdeleriyle konuştum geçende … Perdeler konusunda yanılmadığımı gördüm bir kez daha. Geçmiş yıllardan söz ettik uzun uzun yollar … “Yollar ille de hüzne varıyor, kaçınılmaz” dedi örneğin perdenin biri. “Dünya yoruluyor, perdeler de” diye düşündürttü bana. Üzüldük birlikte. Kaçınılmaz olandan kaçıp kurtulamayacağımızı farkettik …
Rüzgarlar uyusa da, içimizde camı kırık pencerelerdeki perdeler gibi acemi bir tedirginlik. Akşam. Yalnız kalmamak istiyoruz. Hiç …
Hep kalabalıklar olsa, kalsa evlerde. Kalabalık sofralar büyüse. Hep çoğul geçse günler, gelecek.
Esintilerin önünde tiril tiril tertemiz uçuşsa perdeler.
…
Ve perde!
Her oyunla yeniden başlar gelecek.
Özlem bu ya!
“Dertliyim evlat, şikâyetim bundandır”
Sevgili ülkemizde, ne yazık ki “Çevre Bakanlığı’ndan çevreyi korumak” diye özetlenen bir durumumuz var, biliyorsunuz. Örnek çok. En çoğunu da madencilik sektöründe yaşıyoruz. Ülkemiz sathında maden sahaları vahşice genişletiliyor. Gün geçmiyor ki ülkemizin birçok yerinden “Toprağıma, Suyuma, Havama Dokunma!” diye bağırarak tepki gösteren, maden şirketlerine karşı mücadele başlatan, mücadele eden vatandaşlarımızla ilgili haberler gelmesin. Başta köylü vatandaşlarımız olmak üzere ülkecek ayaktayız. Çevre Bakanlığı’nın çevreye yönelik saldırılarını durdurmaya çalışıyoruz … Bakanlık ise, çevresiyle ilişkisini tamamen kesmiş, dolayısıyla çevre ile ilgili en ufak bir duyarlılık göstermeden ve de vatandaşlarımızın haykırışlarına kulaklarını gözlerini kapatmış halde maden şirketlerine izin üstüne izin veren bir kurum haline getirildi ne üzücü ki …
Ne tarih, ne doğa, ne tarım, ne su, ne şu ne bu; varsa yoksa maden!
Başka başka birçok olumsuz örnek de yok değil.
İşte onlardan biri: Geçende, benim de içinde yer aldığım MUĞLA KÜLTÜR SANAT WhatsApp grubunda Sayın Merdan Tufan’ın şu paylaşımını sizlere aktarmak istedim …
Ağacın gövdesine dört tarafından dört kocaman çivi ile çakılmış
Bu hafta sonu Köyceğiz Ağla’daki mesirelikte ‘Anıt Ağaçlar’la karşılaştım. 870 yaşında, 355 yaşında, 180 yaşında Çınar ağaçları. Bu toprakların biz gelmeden önceki günlerini de görmüş, bizi bağrına basmış, yıl yemiş, asırlar devirmiş ulu çınarlar. Birinin önünde durdum; tam tefekküre dalmıştım ki bana halinden şikayete başladı:
“Bunca yaz yaşadım, kış yaşadım, sekiz koca asrı devirdim. Şükür ki Allah bana bunca sağlıklı bir ömür verdi. Ne tepeme bir yıldırım isabet etti, ne gövdeme bir balta değdi. Elhamdülillah sağlıklıyım, Allah nasip ederse daha nice asırlar görmeye talibim derken, bir gün etrafımda ellerinde aletlerle adamlar peydahlandı. Gövdeme bir şeyler soktular. Yaşımı tespit edeceklermiş. Diyeceğim yok, helali hoş olsun, etsinler, yaşayan nesiller beni tanısın bilsinler. Velakin yazdıkları levhayı boynuma asmak yerine kocaman kocaman çivilerle döşüme çaktılar. Bunca yıl çekmediğim acıyı çektim, duymadığım sızıyı duydum, duymaya da devam ediyorum. Dertliyim evlat, şikâyetim bundandır” diye inledi adeta.
Levhaya baktım; üstünde, T.C. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yazıyor. Ağacın gövdesine dört tarafından dört kocaman çivi ile çakılmış. Bana biraz tuhaf geldi. Bunu buraya asmanın, dikmenin, tutturmanın sağlıklı, nezih bir yolunu bulmak gerek. Ulu çınar biraz değil çok çok haklı. Her gelen bir çivi çaksaydı ulu çınarın yerinde yeller esiyor olurdu. İlgilenenlerin ilgisine arz olunur.
Dikkat çekmeme gerek yok belki ama …
Bu da ülkemize özgü bir garip durum işte: T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nden, ANIT AĞAÇ tabelalarını Tabiat Varlıklarımızı Koruma duyarlılığı içinde sergilemesini istemek durumundayız.
Teşekkürler Sayın Tufan …




