Yılmaz Kaya AYLANÇ
Bu yazının yazıldığı gün 20 Ağustos 2024, sokak röportajı nedeniyle tutuklanan Dilruba’nın yaş günü. O yaş gününde hapiste! Ben O’na sağlıklı, mutlu ve dileğince bir yaşam diliyorum.
Duygu ve düşüncelerini açıkladı diye hapiste. Bu O’nun Anayasadan aldığı bir haktı. Kullandı ve hapse atıldı.
Oysa hepimiz biliyoruz ki binlerce kaçak ve suçlu şu an sokaklarda aramızda gezmekte. Ellerini kollarını sallayarak ve yeni suçlar işleyerek.
Yine dün gördük ki, 40 yıl hapis istemiyle yargılanan bir sosyal medya fenomeni tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Şimdi tutuksuz yargılanacak.
Dilruba’ya; zorlayarak cezalandırmaya çalışılsa dahi en fazla olsa olsa 1-2 yıl ceza verileceğini, bu ceza nedeniyle cezaevine girmeyecek olmasına rağmen tutuklandığını herkes biliyor. Ama O, Eylül ayı başındaki duruşmaya kadar tutuklu kalacak. Bu, yasalarda olmayan bir cezalandırma, ibret olsun diye yapılan bir uygulama gibi geliyor bana. Ki Dilruba için, iddia o ki birkaç savcının değiştiği haberlerini düşünürsek, bu varsayım yabana atılacak bir varsayım değil sanırım.
Peki bütün bunlar ne anlama geliyor dersiniz?
Hukukun üstünlüğü ve adalet anlayışının yok edildiği bir ortam yaşamaktayız.
Peki bunun sonucu ne yaşıyoruz dersiniz?
Adalet yoksa kalkınma yok, eğitim yok, tarım yok, refah yok, dışarıda itibar yok, pasaporta vize yok, merkez bankasında ve halkta para yok, gelir adaleti yok yani iyi şeyler yok demek.
Lozan Üniversitesi’nin desteği ile hazırlanan rapora göre; 100 bin kişi içerisinde 408 mahkum ile Türkiye Avrupa Konseyi ülkeleri arasında birinci sırada. Bizi kimler takip ediyor dersiniz? Gürcistan, Azerbaycan, Moldova, Macaristan, Polonya, Slovakya ve Arnavutluk.
1 Ocak 2023 tarihine göre ülkemizde mahkûm ve tutuklu sayısı 348 bin 265 kişi olup Avrupa Konseyi ülkeleri arasında ilk sıradayız. Bizden sonra en çok hükümlü ve tutuklusu olan ülkeler ve sayıları şöyle: İngiltere 90 bin, Fransa 72 bin, Polonya 71 bin, Almanya 56 bin, İtalya 56 bin …
Bu, önemli ve üzerinde durulması gereken bir konuydu. Buna değinmeden geçemezdim. Çünkü halk arasında ciddi bir vicdan rahatsızlığı var bu konuda.
Bir diğer önemli konu da İzmir’de yaşanan yangın.
Öncelikle tüm hemşerilerime geçmiş olsun demek istiyorum. Yetkililerin söylediğine göre, İzmir Karşıyaka ilçesinde 3 kişinin piknik amaçlı yaktığı ateş nedeniyle başlamış yangın.
Hepimizin içini acıtan tabloların yaşandığı yangın için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Cemil Tugay’ın açıklamaları sanırım birçok şeyi açıklamak için yeterli.
Sayın Tugay, Sözcü yazarı Saygı Öztürk’e açıklamasında, Karşıyaka ve Bayraklı’nın Yamanlar Dağı kısmında ormanlık alanda çıkan yangının rüzgarla birlikte hızla yayıldığını söyleyen Tugay, havadan yangın söndürme ekiplerinin Ankara’dan idare edildiğini belirterek bu durumun yarattığı sıkıntılara değindi, “Onlar idare ederken yerde problemin ne boyutta olduğunu tam değerlendiremiyorlar. Ben bunu gözledim bu yangında. Çünkü bazı bölgelerde havadan müdahale ile kolayca söndürülebilecek yangınlara, ‘siz buraya müdahale etmezseniz tehlikeli hale gelebilir’ dememize rağmen müdahale edilmedi. Durumu anlayamadıklarını düşünüyorum. Ne yazık ki haklı çıktık ve kolayca söndürülebilecek yangın yerleşim yerlerine sıçradı. Havadan söndürme yetersizdi. Cumartesi gecesi ve Pazar sabahı etkili havadan müdahale oldu ve o zaman söndü zaten.”
Tugay, 10 ilden 41 araç ve 130 personel çalıştığını belirtti. Yangın Karşıyaka, Bayraklı, Çiğli, Bornova ve Menemen’e yayıldı. Tugay ayrıca, oluşturulan kriz masasına yerel makamların yetkililerinin tesir edemediğini ifade ederek, “Sistemde yerel makamları dinleyen yok. Kendi bildiklerince yapıyorlar. Ayrıca sayın Bakan başka yerlerde de yangın var ifadesini kullandı” diyerek eleştirilerini sürdürdü.
İzmir yangınında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tugay, NASA’nın uydu görüntülerine ve Ormancılar Derneği’nden alınan bilgilere göre 4400 hektar alanın yandığını, bunun 14 bin futbol sahası kadar bir alan olduğunu söyleyerek, “Her şeyi merkezileştirdiler ya, yangınlara müdahaleyi de merkezileştirmiş durumda şu an hükümet. Bu da yerel yönetimin hızlı hareket etme çabasını engelliyor. Bizim belediyelerin de bu konuda daha fazla yetkili olması lazım” diyerek sözlerini tamamladı.
Cemil Tugay İzmir’in seçilmiş yerel iktidarının başkanı ve kent için çok önemli bir yangın tehlikesinde kendi başına hareket edemiyor. Haklı olarak isyan ediyor. Ama daha fazlası gerek diye düşünüyorum. “Hak verilmez alınır” diye gençliğimde çokça bağırdığım bir slogan aklıma geliyor. Sanırım başkanın bu haklı isyanını genel merkez duyar ve bu duruma karşı gerekli politikaları oluşturarak etkin bir muhalefet yaparlar. Çünkü bu işin şakası yok, yangında 43 bina ve 45 bağımsız bölüm yandı, yıkıldı, ağır veya orta hasar aldı. Tabii ki bu yangında kayda geçmemiş pek çok can da yok oldu. Arılar, böcekler, solucanlar, tavşanlar ve daha pek çokları. Hepsi bizim yaşam ortaklarımız!
Şimdi yangının yaralarını sarma süreci başladı. Sanırım İzmir bu konuda her zaman olduğu gibi yine en iyisini yapacaktır. Gerek büyükşehir, gerekse ilçe belediyelerinde bu konuda yoğun bir çalışma var. Bu çalışmalara çok sayıda yerel dernek de kendi güçleri oranında destek vermekte. İzmir şimdi yaralarını saracak, bundan önce de olduğu gibi.
Ancak İz. BB Başkanı Sayın Tugay’ın, “Eğer rüzgâr yön değiştirmeseydi İzmir için felaket olabilirdi” ifadesi beni çok etkiledi. Büyük bir felaket bu kadar kolay yaşanıyor olmamalı.
Mevcut yangınların bir kısmı insan kusuru nedeniyle çıksa da, bazılarının da elektrik hatları yüzünden çıktığı ortada. Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Özelleştirmenin kâr sonuçlarını şirketler yaşarken, zarar sonuçlarını halk yaşıyor. Bu böyle olmamalı. Bu konuda özelleştirmelerin doğru olmadığı ve bu özelleştirmelere karşı olduğumu da belirtmeliyim. En azından stratejik önemi olan alanlarda (eğitim, enerji, ulaşım, sağlık vb.).
Asıl olan, her zaman önceden yapılacakların gerektiği gibi yapılması ve önleyici çalışmalara yeterli zaman ve kaynak yaratılmasıdır.
Yönetimde olunan her noktada o yerin gerçek liyakat sahipleri olmalı, yönetmek ise merkezden daha çok yerelin olmalı ve merkez destek vermeli. Çalışmalarda ‘yukardan’ talimat beklenmemeli, herkes her konuda ne yapacağını bilerek gerekeni, gerektiği anda gerektiği kadar yapacak yetki ve sorumluluğa sahip olmalı.
Muhalefetin ne kadar önemli olduğunu henüz ne biz anladık, ne muhalefet!
Daha gideceğimiz çok yol var, bu yolu akılla ve bilimin ışığında gitmek dileğiyle.



