Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
İlişkiler çağlar boyunca insanlığın en temel duygusal ihtiyaçlarından biri oldu. Ancak günümüzde bu kadim bağın anlamı, şekli ve süresi bambaşka bir dönüşüm yaşıyor. Birliktelikler artık daha hızlı kuruluyor, daha çabuk tükeniyor ve çoğu zaman geriye çözülmemiş duygular bırakıyor.
Peki, modern çağın insanı neden sevmekte, bağlanmakta ya da sürdürmekte bu kadar zorlanıyor?
Sosyal psikolojinin kurucularından biri kabul edilen Erich Fromm, sevmenin bir sanat olduğunu, öğrenilmesi ve emek verilmesi gereken bir beceri olduğunu vurgular.
Fromm’a göre modern insan, tüketim kültürünün de etkisiyle “sevgi”yi bir edinim olarak görmekte, “olmak” yerine “sahip olmak” üzerine kurulu ilişki modelleri geliştirmektedir. Bu da insanları yüzeysel bağlara ve kalıcı yalnızlıklara sürüklemektedir.
Zygmunt Bauman ise “akışkan aşk” kavramıyla ilişkilerin geçici doğasına dikkat çeker. Ona göre günümüz insanı, derinleşmekten çok “kaçmayı” tercih ediyor. Bir sorunla karşılaştığında çözmek yerine “yeni biriyle yeniden başlamak” daha kolay geliyor.
Sosyal medya uygulamaları ise bu zihinsel yapıyı perçinleyerek ilişkilere sanki alışveriş yapar gibi yaklaşan bireyler yaratıyor.
John Bowlby’nin bağlanma kuramı da, ilişkilerdeki temel dinamikleri anlamamıza yardımcı olur. Çocuklukta yaşanan bağlanma biçimleri, yetişkinlikteki ilişki tarzlarını belirliyor. Güvenli bağlanan bireyler, ilişkilerde daha istikrarlı ve sağlıklı kalabiliyorken; kaygılı ya da kaçıngan bağlanma stiline sahip olanlar, ya fazla yapışkanlaşıyor ya da duygusal yakınlıktan hızla uzaklaşıyor.
Yani çoğu zaman bugün yaşadığımız ilişki sorunları, aslında geçmişin sessiz yankılarıdır.
Modern psikologlardan Esther Perel ise sadakat, arzu ve bağlılık üçgeninde yeni bir dil öneriyor. Ona göre insanlar bir yandan güven isterken, diğer yandan tutkuyu da arıyor. Ancak bu iki arzu, çoğu zaman çelişiyor. “İlişkilerde en büyük yanlış, karşı tarafı kendi eksiklerimizi tamamlayacak bir varlık gibi görmek” diyen Perel, sağlıklı ilişkinin ön koşulunun önce bireysel bütünlükten geçtiğini hatırlatıyor.
Toplumun ilişkiler üzerindeki etkisini ise Henri Tajfel’in “sosyal kimlik kuramı” üzerinden okuyabiliriz.
İnsanlar kendilerini bir grubun parçası olarak tanımlar. Bu grup bazen bir aile, bazen bir ideoloji, bazen de bir ilişki olabilir. Ancak toplumsal baskılar ya da kültürel normlar, kişileri kendi isteklerinden çok, dayatılan rollere göre ilişki kurmaya itebiliyor. Bu da “mış gibi” yapılan evliliklerin, “görüntüde” sürdürülen birlikteliklerin kaynağı olabiliyor.
Bugünün insanı duygusal olarak daha fazla ifade özgürlüğüne sahip gibi görünse de, aslında daha çok “görülme” ve “onaylanma” ihtiyacının esiri olmuş durumda. Sosyal medya vitrinlerinde sergilenen mutlu çiftler, çoğu zaman derin bir iletişimsizliği perdelemekte.
Sevgi, artık bir his değil; gösterilmesi gereken bir performans haline gelmiş gibi.
Sonuç olarak, ilişkiler yalnızca bireyler arasında değil; aynı zamanda toplumla, kültürle ve zamanın ruhuyla da şekilleniyor. Sosyal psikolojinin sunduğu bu güçlü perspektifler, bizlere sadece “neden sevemiyoruz?” sorusunu değil, “nasıl yeniden sevebiliriz?” sorusunu da sorduruyor.
Belki de asıl mesele, karşımızdakini değil; kendi içimizdeki ilişkisizliği iyileştirmekte gizlidir.



