Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Aşk… İnsanlığın en kadim duygularından biri. Tarihin her döneminde şairlerin dizelerinde, filozofların sorgulamalarında, ressamların tablolarında, psikologların analizlerinde kendine yer buldu. Ne var ki aşk, yalnızca romantik bir his değildir; bazen bir aynadır, bazen bir çatışma, bazen de insanın kendisiyle yüzleşmesidir.
Zygmunt Bauman, modern çağın ilişkilerini “akışkan” olarak tanımlar. Ona göre aşk, hızlı tüketilen, çabuk vazgeçilen bir duygular silsilesine dönüşmüştür. Bir gün “sonsuz” diye tanımladığımız his, ertesi gün bir bildirim sesiyle kesintiye uğrayabiliyor. Aşk, sanki dayanıklılığını değil, kırılganlığını daha çok sergiler hale geldi.
Oysa Erich Fromm’a kulak verdiğimizde aşkın bir sanat olduğunu görürüz. Ona göre sevmek, yalnızca hissetmek değil; sorumluluk almak, ilgi göstermek ve özenle emek vermektir. Aşk, bir insanın kendini karşısındakinde araması değil, kendinden taşıp onu bütünlemeye çalışmasıdır.
Bugünlerde aşk çoğu zaman hızla tüketilen bir alışkanlık gibi yaşansa da, hâlâ derinlikli bağlar kurabilen insanlar var. O bağ, iki kişiyi hayata karşı daha dirençli kılıyor.
Aşkın en kıymetli yönü belki de budur: Bize kırılabilirliğimizi unutturmadan güç katması.
Aşk, sessiz anlarda kendini gösterir. Bir bakışta, dokunmadan verilen güvende, yan yana susabilme cesaretinde… Asıl olan, kelimelerle değil, o sessizliğin içinde yankılanan huzurla var olmasıdır.
Belki de aşk, büyük laflarda değil; küçük ve sürekli jestlerde saklıdır.
Kapıya bırakılan bir notta, günün ortasında atılan kısacık bir mesajda, ya da “seni dinliyorum” diyebilen bir göz temasında.
Son söz şu olsun: Aşk, tüketilmesi gereken bir duygu değil, büyütülmesi gereken bir yolculuktur.



