Halim Şafak ŞANLIDAĞ
İnsan hatırlama ve buna göre yaşama yeteneği olan canlıların başında gelir. Hatırlama insanın gündelik hayatını hem olumlu hem de olumsuz anlamda hem etkiler hem de belirler. İnsan genelde geçmişten hareketle gündelik hayata dönük tavrını ortaya koyar. Hatırlama gündelik hayat ve ordaki davranışlarımız ve duygu değerlerimiz üstünde genelde egemen olan tek şeydir.
Ne var ki hatırlama olumlanacak bir şey ve durum olduğu kadar trajik ve travmatik olana da sonuna kadar açıktır. Bu geçmişle olumlu olduğu kadar son derece olumsuz ve reddetme temelli bir ilişki kurmamızın da nedenidir. Böyle olsa bile geçmişle kurulan ilişki genelde olumlu temelde olur ya da genelde olumlamayı tercih ederiz. Bu durum bugün ve gelecek ile kuracak olduğumuz ilişkiyi de belirlemekle kalmaz, temellendirir.
Çünkü geçmiş dediğimiz çocukluk ve mutlu zaman olarak kabul edebileceğimiz kendini deneyimlerle (Çocukluğun eleştirelliği de bu deneyimlerle ilgilidir.) oluşturan bir süreçtir. Ama çocukluk kendini yalnızca iyi olanla da oluşturmaz. Olumsuz ve kötü olanı da deneyimler ve zihinde yer açar. Çünkü çocuk belirtilmiş ve öğrenilmiş korkuyu bilmez, bu yüzden de hem özgün hem de özgürdür. İnsanın kendiliği de iyi ile kötü arasında geçen bir mücadelenin içinde ve çocuklukta oluşur.
Bütün bunlarsa insan teki için çocukluktan dolayı geçmişi değerli ama aynı zamanda bir daha dönülemeyecek ve yaşanamayacak olan bir şey yapar. Aynı geçmişe dönülemeyecek olması ise bizi acıtan, acı veren bir sorundur. Bu yüzden de geçmiş duygusu neşeli olduğu kadar kederli bir duygu ve düşüncedir. Örneğin çocukluğun yoksulluk içinde geçmiş olması insanı kederlendiren bir şeydir ama sokaktan geçen bir dondurmacıdan alınan dondurmanın hatırlanması onu bir anda kederli bir şey olmaktan çıkarır.
Bu dediğimiz insana bugünü geçmiş üstünden değerlendirme ve öyle yaşama imkanı da verir ki bu da fazlasıyla önemlidir. Bu noktada değişime ve dönüşüme uğrasa da daha çok zihnimizde duran geçmiş bugünde ve gelecekte yaşama imkânımızdır. Başka bir yerde Ahmet Oktay’dan esinle yazdığım gibi “geçmiş ve gelecek aynı soydandır” ya da “geçmişin zamanı bugündür” de diyebiliriz.
İnsan geçmişiyle ancak özneler (İnsan, hayvan, bitki bg. Onların çoğu artık aramızda dolaşan hayaletlerdir.) mekânlar, nesneler ve şeyler yoluyla ilişki kurabilir. Geçmişi özneler, mekânlar ve nesneler hatırlatır da denebilir. Geçmiş dediğimiz şey ise hem bireysel hem de toplumsal bir durumdur. İkisini içermek gibi bir özelliğe baştan beri sahiptir.
Mekânsal ve doğasal hızlı değişim ise insan tekinin geçmişle kurduğu ilişkiyi ya geriletir ya da unutturur, ilişki olmaktan çıkarır. Bugünle ilişki kurmakta zorluk çekeriz hatta bugünü sorun olarak görürüz ya da kendimize geçmişle hiçbir bağı olmayan bir bugün oluşturur rahat ederiz.
Devrim İlkokulu’yla, Süs Yolu’yla, Gazino’yla ve Gazino’nun girişindeki aslan heykelleriyle, İstikamet, Yeni ve Özler Sinemasıyla ve Tavşan Dağı’yla kurduğumuz ilişki tamamıyla çocukluk temellidir. Bahçelerdeki zambaklar, yaprağı güzeller, fesleğenler, mis çiçekleri, dağların bayırlarındaki laleler, katır tırnakları, kedi gözleri de çocukluğu hatırlatır.
Oysa Milas uzun yıllardır hızına yetişilemeyen ve engel de olunamayan doğasal ve mekânsal bir değişim içindedir. Devrim İlkokulu 23 Nisan İlkokulu olmuş binaları yıkılıp yeniden yapılmıştır. Geçmişten bahçesinde birkaç ağaç kalmışsa kalmıştır. Süs Yolu’nun, Gazino’nun eski hal ve durumlarıyla bir ilgisi yoktur. İstikamet ve Özler sinemaları yoktur, Yeni Sinema durmaktadır ama atıldır, dünyaya genelde kapalıdır. Tavşan Dağı Apartman Dağı olmuştur. Neyse ki çiçekler biraz olsun kırıma uğramamış bahçelerde, dağda, bayırda durmaktadır.
Ne var ki bu mekân ve nesnelerin bugündeki bu halleri geçmişle ilişki kurmaya mesafelidir. İnsan ve araçları yoluyla geçirdikleri değişim ve dönüşümler buna engeldir. Ya biz yabancıyızdır ya da söz konusu mekânlar ve alanlar bize yabancı gelir olmuş hatta yabancılaşmıştır. Belki de aynı toprağın üstünde yaşamak dışında belki artık buralı bile değilizdir.
Aynı biçimde insan ilişkileri de benzer bir akıbete uğramıştır. İnsanların birbirleriyle karşılaşması kültürel ve hayati olmaktan çıkmış yalnızca alışveriş yapmaya dönmüştür.
Bugüne bakarak belirtirsek yerel ya da etnik olan başka bir deyişle Milas’a ait olan özgünlüğünü kaybetmesi bir yana genel bir tektipleşmenin içinde yer almaya doğru hızla gitmektedir. Hem mekânın yerine hızla geçen konut/lar hem de insan hayatı ve davranış biçimleri tektipleşmekte kapsayıcı olmaktan çıkmaktadır. Buysa en başta birlikte yaşamamızı ve bu temelde özgünlüğümüzü sağlayan ayrım ve ayrılıkları ya geçersizleştirir ya da başka ve anlamsız bir şey haline getirir, ayrım ve ayrılık olmaktan çıkarır.
Bunun özgün ve bir başkasının hayatından farklı bir hayat olduğunu iddia etmek bile artık zordur. Çünkü bizi özgünleştiren özneler ölmüş, mekânlar, nesneler de ya ölmüş ya da öldürülmüştür, ayakta kalanın özgünlüğü artık tartışmalıdır. Şehrin asıl mekânlarının büyük çoğunluğu harabe halinde yıkılmayı beklemektedir. Bize geçmişi hatırlatan ve anlatan öznelerin yani yaşlıların çoğu hayatını kaybetmiş, bizimle hayalleri kalmışsa kalmıştır. Geçmişin çoğu hatıralarını saklayan fotoğraflar, nesne ve objeler yıkılan ya da yıktığımız, yerine apartman dikmeye hazırlandığımız ve diktiğimiz evlerin yıkıntıları arasında kaybolup gitmiştir.
Uzağa gitmeye gerek yok çoğumuzun yüzmeyi öğrendiği Sarıçay artık yoktur ya da baraj dolduğunda akarsa akmaktadır. Buysa hem tarım alanlarının hem de yabanın hayatını olumsuz anlamda değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Sarıçay’da bizden büyüklerin çivileme yaptığı Arapyudan da yoktur. Balavca artık Nahit Ulvi Akgün’ün anlattığı dere değildir. Gazino’nun geçmişinden üç sülfata (Okaliptus) ağacı kalmıştır. Sobucalıların Kahvehanesi o kahvehane değildir. Karşısında ne asma çardakları vardır ne de Osuruklu Ahmet, terler içinde kümes yapmaktadır. Kurabiye, bisküvi, günaşırı, çukulata, sakız ve gazoz aldığımız Bakkal Abdullah, Bakkal Sami, Bakkal Ahmet, Emincik, Bakkal Mustafa, Gattırak ölmüş, çoğunun bakkalı yıkılmış gitmiş, ev, apartman olmuş ya da yıkılmayı beklemektedir.
Mahalleleri sokak sokak gezen dondurmacılar, kurabiyeciler, gevrekçiler ve gazeteciler de bizde kalan hatıralarıyla birlikte hayalet olmuşlardır. Bu memleketin merkezinin, köy ve kasabalarının bir zamanlar tek geçim kaynağının tütün ve pamuk olduğuna artık kim inanır? Ki, böyle giderse bir zaman sonra aynı memleketi zeytinliklerin ve ormanların sardığını köy ve kasabaların bunların ortasını mesken tuttuğuna da kimse inanmayacaktır. Işıkderesi’nin bir çayı olduğuna ve onun yalnızca Ören yolu üzerinde bir köprüsünün kaldığına da kimse inanmayacaktır.
Yeni şehir yeni apartmanları ve iş yerleriyle aynı yerde kurulmuştur ama geçmişin özneleri ölmüş mekânları da onlarla birlikte ölmüş, öldürülmüştür. Gerisi geçmişi unutmamaya ve ona göre yaşamaya çalışanın zihninde kalmışsa kalmıştır. Sözel kültürün içinde kalan ne varsa bugün ve bugünün şehri karşısında bir şey ifade etmemekte, bir şeye de yol açmamaktadır. Deyim yerindeyse hem insani hem de mekânsal geçmişimizden ne kalmışsa ölmeyi ve öldürülmeyi beklemektedir.
Buraya anlatılanlar karşısında artık geçmişi hatırda tutmanın, kimi bulursa anlatmanın bugün karşısında bir şeye yol açıp açmayacağı son derece tartışmalı bir durumdur. Bu durum karşısında bugünün ve bugünün şehrinin bizim yaşadığımız yer olup olmadığı, bizi ifade edip etmediği de tartışmaya açıktır.
Ama bütün bu yıkımlara ve mekânsal, doğasal ve insanal olumsuz koşullara rağmen insan her zaman hatırlar, hatırlama ihtiyacı duyar. Ahmet Oktay’ın bir görüşmesinde altını çizdiği gibi hem insani hem de mekânsal anlamda ölülerin, öldürülenlerin diriliğine ihtiyaç duyar.
Belki burada biraz daha ileri gidip geçmişin Milas’ı bizim sılamızsa eğer bugünün Milas’ı da bizim gurbetimizdir ya da her geçen gün gurbet olmaya doğru hızla gitmektedir diyebiliriz. Burada sıla olarak Milas bugüne kadar her anlamda kaybettiklerimizi bize acıyla ve çaresizce hatırlatmaktadır.
Richard Sennett konutu sentetik, evi ise organik bulur. Gaston Bachelard ise evin düş gördürdüğünün altını çizer. Ona göre şair de evin ruhudur. Bunu doğrudan insan için de söyleyebiliriz. Bu geçmişin artık hayalet olmuş insanları, mekânları, nesneleri ve şeyleri için de geçerli bir durumdur. Bunun insan ve araçlarıyla hazırlanmış ve edilmiş trajik hatta travmatik bir son olduğunu sanırım söyleyebiliriz. Bu durumu Franco “Bifo” Berardi gibi uygarlığın barbarlaşması olarak anlamak için de epeyi bir belirtinin olduğu da iddia edilebilir.
Özetle geçmiş olmadan bugün ve gelecek oluşturulamaz/olamaz. Bu dediğimiz ise arkasından bizi gelecek diye bir şey ve yer var mı sorusuyla karşı karşıya getirir. Bu soruya da no fütüre (gelecek yok!) diye bir yanıt ancak verilebilir. İnsan hem kendinin hem de hareketli hareketsiz canlıların üstünde yaşadığı dünyayı dönülemez ve döndürülemez bir biçimde bir sona götürüyor.
Böyle bir dünya karşısında hatırlamanın anlamı ve bugündeki karşılığı ne olacaktır? Bir yanıt aranması ve kafa yorulması gereken bir soru varsa o da yalnızca budur. Bu soruya verilecek olan yanıt gitmekte olduğumuz sondan bir dönüş umudu belki olabilir. Öyleyse ne kadar geç kalmış ve gecikmiş olursak olalım konformizmi ve bu temeldeki düzenleri (ulaşım, konut, teknoloji bg.) reddedip geçmişin her anlamda ilkelliğini çağırma, inşa ve canlandırma zamanıdır. Bu aynı zamanda daha az insan merkezli bir yaban görgüsü ve yaşama kültürü edinmek de demektir ki bu da fazlasıyla cezbedicidir deyip bitirelim.
(6 Nisan 2026, Milas)



