Ayşe KULİN / Roman / Everest Yayınları / 2025 / 176 sayfa
Ayşegül Şenay KAŞKAR
Ayşe Kulin 1941 yılında İstanbul’da doğdu. Babası inşaat mühendisi ve bürokrat Muhittin Kulin, Annesi Os-manlı nazırlarından Çerkes Ahmet Reşit Paşa’nın (Yediç) kızı Leman Hanım ve Doktor Mahir Bey’in kızları Hatice Sitare Hanım’dır. Anne ve babasının tek çocuğudur. Tarihte Bosna Banı (bugünkü Bosna topraklarının çoğu ile Dalmaçya, Sırbistan ve Karadağ’ın bir bölümü üzerine kurulmuş bir Orta Çağ devleti) olarak hüküm sürmüş bir aileden gelen yazar, aile soy ağacını Hayat adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Kulin, erken yaşta edebiyat ve sanatla tanıştı; baba tarafından yakın akrabası olan ressam Ferruh Başağa’dan resim dersleri aldı, hemen herkesin bir müzik aleti çaldığı bir aile ortamında büyüdü. İlkokul yılları Devlet Su İşleri’ni kuran ve kurumun yöneticisi olan babasının işi nedeniyle kışları Ankara’da, yazları dedesinin Büyüka-da’daki köşkünde geniş ailesiyle geçti. Bu sayede Osmanlı Devleti’nin son kuşağını tanıma, Osmanlı âdetlerini, dilini, düşünce biçimini öğrenme ve Ankara’daki cumhuriyet ruhuna tanıklık etme fırsatı oldu. İlkokula Ankara Maarif Koleji’nde başladı. İlkokul dördüncü sınıftan itibaren eğitimine İstanbul’da, Amerikan Kız Koleji’nde devam etti. Lise döneminde İngilizce, edebiyat, tarih ve felsefeye özel bir ilgi gösterdi. 1961 yılında mezun oldu.
Koleji bitirdiği yaz Mehmet Sarper ile evlendi ve eşi ile birlikte Londra’ya gitti; London School of Economics’te özel öğrenci olarak sosyoloji dersleri aldı. İlk evliliğinden Mete ve Ali adında iki çocuğu oldu. Çocuk sahibi olduktan sonra üniversite eğitimini bırakan Kulin, dört yıl sonra eşinden ayrılarak Ankara’ya yerleşti. Ankara’da Doğuş Sanat Galerisi’nde yöneticilik yaptı. 1967’de İstanbul’a yerleşti; iki yıl boyunca bir otomobil dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.1967’de Eren Kemahlı ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evliliğinden Kerim ve Selim adlı iki çocuğu oldu. 1977 yılında ikinci evliliğinin de sonlanmasının ardından çalışma hayatına başladı. 1978 yılından itibaren çeşitli dergilerde editörlük, muhabirlik; televizyon, reklam ve sinema filmlerinde, sahne yapım-cısı, sanat yönetmeni ve senaristlik yaptı. Ayşe Kulin eserlerini roman, biyografik roman, öykü ve inceleme yazısı şeklinde kaleme almıştır. Eserlerinde genellikle toplumsal temaları işler. Türk toplumunun tarihine ve kültürüne vurgu yapar. Kulin’in romanlarında kadın hakları, aşk, savaş, göç gibi konular ön plana çıkar. Bu temaları işlerken insan ilişkilerini ve duygusal zenginlikleri ustalıkla yansıtır.
Kitapları
Güneşe Dön Yüzünü, Bir Tatlı Huzur, Adı: Aylin, Geniş Zamanlar, Foto Sabah Resimleri, Sevdalinka, Füreya, Köprü, Nefes Nefese, İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Babama, Kardelenler, Gece Sesleri, Bir Gün, Bir Varmış Bir Yokmuş, Veda, Sit Nene’nin Masalları, Umut, Taş Duvar Açık Pencere, Türkan, Hayat – Dürbünümde Kırk Sene (1941-1964), Hüzün – Dürbünümde Kırk Sene (1964-1983), Gizli Anların Yolcusu, Bora’nın Kitabı, Saklı Şiir-ler, Dönüş, Hayal, Handan, Tutsak Güneş, Kanadı Kırık Kuşlar, Kördüğüm, Son, Her Yerde Kan Var, Hazan, Taksiii, ‘Doğdum. Kızdım’, Yarın Yok, Dört Gün Üç Gece, Kalemimle Kırk Sene, Kardelenler, Aylardan Kasım Günlerden Perşembe
Everest Yayınları’nca yayınlanan tanıtım bülteninden:
“Bu eser, alışılagelmiş bir biyografi ya da tarih anlatısı olmanın çok ötesinde bir amaç taşıyor. Kitabın sayfaları-nı çevirirken Atatürk’ün zaferlerle dolu komutan kimliğinden ya da bir ülkeyi yeniden yaratan devlet adamı ro-lünden sıyrılarak, O’nun “insan” yanına odaklanacaksınız.
Kulin, bu kitabıyla Mustafa Kemal’in kalabalıklar içindeki görkemli yalnızlığına, ilişkilerine, aile bağlarına, hayata ve insanlara dair hislerine mercek tutuyor.”
Ayşe Kulin, her anında büyük bir heyecanla yazdığı kitap için arka kapakta kendi el yazısıyla diyor ki;
“Bu kitapta okuyacaklarınızı, O’nun hakkında yazılmış pek çok kitabı okuyup inceleyerek edindiğim birikimi yüreğimdeki Atatürk sevgisiyle harmanlayarak yazdım.
İstedim ki okurlarımı bu kitapta İyi Asker ve Kurucu Devlet Adamı Atatürk’ün değil, çocuk Mustafa’nın, deli-kanlı Mustafa Kemal’in, dost, aşık, evli, boşanmış ve en sonunda hasta ama her dem yalnız bir adamın iç dün-yasına götüreyim.
Hatalarım olduysa O, beni kocaman yüreğiyle umarım bağışlar.”
“Çok çocuklu bir baba
Hatırlıyorum, Latife benim için, ‘Fidan veya çocuk fark etmez, boy atmakta olan her şeyi çok sever ve hemen sahiplenir,’ demişti. Haklıydı, ben çocukları da, fidanları da çok severim ve özellikle büyüme çağlarında gözüm gibi bakarım onlara ki çocuklar doğru değerlerle, fidanlar ise güçlü kuvvetli yetişsin, hiçbir fırtınada yıkılmasın-lar. Ben bir ağaca zarar vermemek için Florya’daki köşkümü rayların üzerinde öteye kaydırtmış adamım, ağaçlara sevgim öylesine derindi ki her diktirdiğim fidanı büyüyene kadar dikkat ve sevgiyle izledim. Uzakta kalıp izle-yemediklerimi de en ehil bahçıvanlara teslim ettim.
1925 yılının baharında Ankara’daki Orman Çiftliği’ni, ‘Milli Ekonominin Temeli Ziraattır’ düşüncesiyle kur-durmuştum ki daha sonra ülkenin dört bir yanında kurulacak onlarca çiftliğe örnek olsun. Bu öncü çiftliğin yeri-ni ziraat mühendisleri Ankara’nın su kaynaklarını inceleyerek seçmişlerdi. Sonradan başka yerlerde kurulacak çiftlikler için de aynı hassasiyeti göstermiştik.
Çocukları da çok severim.
Çocuk sevgisi yüzünden ikisi erkek altısı kız, sekiz manevi çocuğum oldu benim.
Sabiha, Afet, Rukiye, Zehra, Ülkü, Abdürrahim ve Mustafa.
Manevi çocuklarımı, İsmet’in çocuklarının da gittiği Çankaya’daki ilkokula yazdırdım. Bedava eğitim veren devlet okullarında devlet büyüklerinin, bakanların, milletvekillerinin çocukları her kademeden memurun, işçinin çocuğuyla birlikte okurdu. Hiçbir çocuğun bir diğerine üstünlüğü yoktu. Manevi çocuklarımın öğretmenlerine saygısızlık etmelerine asla müsaade etmediğim gibi, onlar için torpil de yaptırmadım. Derslerini, sınavlarını dikkatle takip ettim ama fikir ve düşüncelerini, hatta isteklerini bana korkusuzca söylemeleri için her zaman teşvik etmişimdir çocuklarımı.
Benden korkmalarını, pısırık olmaların katiyen istemedim.” (Sayfa 73-74)
“Hay Allah… Yine düşüncelerimi böldü birileri. Hiç mi rahat yok bana! Gözlerimi araladım, Kılıç Ali elinde bir battaniyeyle dikiliyordu başımda.
‘Dalmış gitmişsiniz Paşam, hava serinledi de üşümeyin diye üstünüzü örtecektim. Uyuyor muydunuz yoksa?’ diye sordu.
‘Düşünüyordum.’
‘Hangi savaşınızı? Son şanlı zaferinizi mi?’
‘Hatırlamak istediğim son şey savaş,’ dedim, ‘Savaş insan eliyle hazırlanan bir afettir.’
‘Yapmayın Paşam, kutlu savaşımız olmasa vatan elden gidiyordu.’
…
‘Ben senin gibi düşünmüyorum, Kılıç! Savaş sözcüğü keşke silinse bütün lügatlerden, hatta bu sözcük tüm dünyada yasaklansa!’ dedim yaverime.
…
Oysa her girdiğim savaşta edindiğim intiba şudur: Vatan işgaline karşı savaşılmıyorsa eğer, her savaş harap olan şehirler, yanan yıkılan kasabalar, köylerdir, yetim kalan çocuklar, acılı analar, hayatının geri kalanını muhteme-len sakat yaşayacak genç adamlardır!
…
Savaşa savaşa öğrendim savaşın çirkin yüzünü ben.
‘Savaşlarımı değil, barışlarımı düşünmek istiyorum’ dedim Kılıç Ali’ye. (Sayfa 107-109)




