milas yazıları – on dört
HALİM ŞAFAK –
“Belki de asıl korkutucu olan, Avrupa’nın reddettiği ürünler değil. Asıl endişe etmemiz gereken; kalıntı denetim sonuçları hiçbir şekilde açıklanmayan, pazar ve marketlerdeki sebze meyveler olabilir.”
(Avrupa’nın yemediği biberi biliyoruz, pazardakini neden bilmiyoruz? (Gürkan Akgüneş,T24,5 Temmuz 20026)
Ege coğrafyasının temel özelliklerinin başında hem yabanı hem de tarım alanlarının genişliği ve en azından geçmişte geçim kaynakları içinde az ve çok topraklı çiftçiliğin en başta olmasından dolayı Pazar kültürü ve onun tarihten gelen özgünlüğü gelir.
Bugünse pazarlar bilim ve teknolojinin ilerlemesi ve kar hırsından dolayı o özgünlüğünden ve bağlı olarak sağlıklılığından epeyi bir şey kaybetmiştir. Bugün dağdan, taştan, tarladan, bahçeden sökülüp, kesilip, toplanıp, bağlanıp getirilenler dahil başta ot ve sebzeler olmak üzere gıdaların sağlıklı olup olmadığı büyük ölçüde tartışmalıdır.
Muğla bölgesinde 2025 yılı verilerine göre yılda 323.642.10 kg. pestisit kullanılmaktadır. (Bkz. https:// mugla. tarimorman. gov.tr/ Belgeler/ 2025%20 Faaliyet%20 Raporu%20 Mu%C4%9Fla.pdf) TÜİK verilerine göre ise Türkiye’de pestisit kullanımı 2006 yılında 45 bin tonken 2020 yılında bu 53 bin ton seviyesine gelmiştir. Günümüzde ise bu sayı ihtimalen 60 bin tonu çoktan geçmiştir. (Bkz. Belma Özercan, Türkiye’de Pestisit Kullanımının İller, Bölgeler ve Pestisit Grupları Açısından İncelenmesi, https:// dergipark. org.tr/tr/ download/article-file/2444374) 2022 yılında yapılan başka bir çalışmaya göre Ege bölgesinde kullanılan pestisit 12.840.539 23,9 Lt./Kg.dır. Belma Özercan’ın yaptığı hesaplamaya göre de Türkiye’de pestisitlerin % 23.9’u Ege bölgesinde kullanılmaktadır.
Son dönemde Avrupa’ya gönderilmek istenen “Acı biberde tebufenpyrad kalıntısı yasal limitin yaklaşık 123 katı çıktı. Tatlı biberde formetanat kalıntısı limitin yaklaşık 12 katı olarak tespit edildi. Başka bir partide aynı anda asetamiprid, pymetrozine ve tiyokloprid bulundu”ğunu düşünürsek durumun vahametini anlamakta pek zorluk çekmeyiz. (https://t24.com.tr/ yazarlar/ gurkan-akgunes/avrupanin-yemedigi-biberi-biliyoruz-pazardakini-neden-bilmiyoruz, 56017?_t=1783234481597) Bu istatistiki bilgilerin ve laboratuvar sonuçlarının bize gösterdiği tek bir şey var o da zehir yiyip zehir içtiğimizden başka bir şey değildir. Milas pazarlarının bunun dışında kalması ya da dışında değerlendirilmesi ise kesinlikle düşünülemez.
Pazar ürünlerinin özellikle ot ve sebzelerin sağlıklı olup olmadığı tartışmasında sorun olarak görünen ikinci şey ise özellikle Milas bölgesinin maden ve kömür arama bölgesi haline gelmesi, kurulan iki termik santral ve daha başka fabrikalar kaynaklı çevre sorunları bir yana özellikle maden ve kömürlerin üretim koşullarının yaşattığı eko-kırımın ağır sonuçlarıdır.
Havanın, suyun, toprağın yani her anlamda kirliliğinin hem insanlar, hem hayvanlar hem de bitkiler üstündeki olumsuz etkisinin düzeyini tam olarak kestirmek oldukça zor. Ama bildiğim ve tanığı olduğum bir şey varsa o da Milas ve etrafında özellikle yetiştirilen sebzelerin başta domates, biber ve patlıcan olmak üzere sağlıklı olup olmadığı tartışmaları bir yana kalitesizleştiği ve lezzetini gün be gün kaybettiğidir.
Belki bunlara her geçen gün artan araç kullanımı ve teknolojikleşmenin yarattığı benzer çevre ve kirlilik sorunlarını da eklemek gerekir. Bunlar da yetmeyebilir dünyanın özellikle memleketin ekonomik olanı öncelemesi ve bu temeldeki ahlaki çürüme ve yozlaşma bir yana ticaretin her bir şeyi belirleyen tek bir değer ve biçim haline gelmesinin çiftçiler, köylüler ve tabii pazarcılar üzerindeki etkilerini de bu tartışmaya dahil etmek gerekebilir. Bu dediğimizin tehlikeli bir sonucu olarak yaşanmakta olan ekonomik krizde çiftçilerin ürün kaybı yaşaması ve maliyetlerin yükselmesi karşısında zarar etmemek için daha fazla pestisitlere yönelmesi haddinden fazla ilaç kullanması da burada başka bir sorun olarak öne çıkıyor. (Bkz. Ebru Çelik, https://www.birgun.net/haber/uretici-zarar-edince-tarim-zehrine-mecbur-kaldi-722409)
Tarımsal ve hayvansal ilaçlamaların denetim ve kontrolün büyük ölçüde dışında prospektüs kurallarına pek uyulmadan yapıldığını ne yazık ki biliyoruz. Özellikle seracılık yapan işletmelerin bu konuda başı çektiğini yazabiliriz. Milas pazarlarında günlük ilaçlama yapıp otunu, sebzesini, meyvesini pazara satmaya getiren çiftçiler ve köylüler var.
Burada dikkat çekilmesi gereken başka bir ayrıntı ise, eskiden yabandan sökülüp, kazılıp, yolunup getirilen ebegümeci, arap saçı gibi otların artık çiftçiler tarafından yetiştirilmesidir. Bu iyi bir şey gibi görünse de bünyesinde ilaçlama başta olmak üzere epeyi bir sorun barındırıyor. Bu yüzden yabandan toplanan ya da bahçe ve tarlalarda üretilen ot ve sebzelerin artık insan ve hayvan sağlığı açısından sorunlu olduğu gizlenemeyecek bir şekilde ortada duruyor.
Devam edelim… Üretim ile satış aşamasının doğurduğu başka sorunlar da var. Çiftçilerin, köylülerin otu, sebzeyi ve meyveyi satın alanlarla insani değil tamamıyla acımasız ticari bir ilişki kurması ve bunun sonucunda sağlıklı olsun olmasın ot ve sebzelerin çoğu zaman fahiş fiyatlarla satılmasıdır. Şu anda ot ve sebze üretimi neredeyse yok denilebilecek düzeyde olan Kayseri’de Pazar fiyatlarının Milas’tan daha aşağı düzeylerde olduğunu söyleyebilirim.
Altmışların, yetmişlerin hatta seksenlerin nerdeyse organik ve doğal bulunabilecek bitkisel üretimi artık bilim ve teknolojik gelişmenin bir sonucu olarak bu özelliklerini her geçen gün daha fazla kaybetmekte pazarda epeyi bir şey sentetikleşirken de ezici çoğunluğu da yoğun pestisit yani zehir içermektedir.
Bununla da bitmeyebilir, ahlaki çürümenin bizdeki sonuçlarından biri olarak çiftçi olsun olmasın pazarcıların yüksek kazanç ve verim için pestisitlere özellikle zeytinyağında da tağşişe yönelmesi de burada dikkati çeken başka bir vahim sorundur. Yine çiftçi ve köylülerin kendi üretimi ve yapımı sabunlar, kantoron, kekik suyu, nar ekşisi, bal, pekmez gibi üretimleri de bu tağşişten ve kalitesizlikten payını alıyor. Aynı biçimde çaykama, saç ve tepki börekleri, köy ekmekleri de benzer sorunlar yaşıyor. İşin sağlık yanı bir tarafa her bir şey vasatlaşıyor ve kalitesizleşiyor ama aynı zamanda da pahalılaşıyor.
Bir şey daha var ticarileştirmeye ve ticarileşmeye bağlı olarak verimi düşük ama lezzeti muazzam özellikle geçmişin domateslerinin ve daha başka sebzelerinin de üretimden ve pazarlardan çekilmesi ya da kaybedilmesi, onların yerini dayanıklı ama lezzetsiz sebze ve meyvelerin alması ve onların da daha çok seralarda ya da örtü altında üretiminin yapılmasından dolayı doğal özelliklerinde kayıplar yaşanması ve fazlaca pestisit yüklenmesi burada halli pek mümkün görünmeyen başka bir sorundur. Memleket insanının olumsuz ve negatif anlamda geçirdiği ticari ve ahlaki değişim ve dönüşümlerse bunu çoğaltan etkenlerin en başında yer alır.
Özetle hala özgün olduğu yönünde değerlendirmelerin yapıldığı ve pazarların daha fazla ticarileştirildiği bir düzlemde bütün ürünler vasatlaşır ve kalitesizleşirken bir yandan da özellikle bitkisel gıdalar az ya da çok insana ve hayvanlara zarar veren zehirler içeriyor. Bir bakıma zehir soluyor, zehir içiyor, zehir yiyoruz da diyebiliriz. Bunun insan ve hayvan sağlığına dönük ağır sonuçlarını hem bugünde hem de gelecekte fazlasıyla yaşayacağız.
Teknolojik olanın azınlıkta olduğu tarımsal üretim ve hayatı belirlemediği günler kuşkusuz herbir şeyin doğal olarak ortaya çıktığı, yetiştirildiği ve yendiği zamanlar çok geride kaldı. Sarıçay’ın, açık taş ve kalıp kuyuların, pınarların suyunu içtiğimiz günlerden şehir suyunu içemediğimiz zamanlara geldik. Onların da zehirli ve kullanması doğru değilse de, danaburnu için kepekle karıştırmış DDT’nin, sırt pompasıyla asmalara kükürt, tütünlere folidol sıkıldığı günlerden her bir şeye zehirle banyo yaptırdığımız günlere geldik.
İsteyen bu sıraladıklarımın yanına temizlik ve sterillik adına evlere dökülüp durulan deterjanları ve her bir şeyin plastikleşmesini de koyabilir. Her bir şeyin bildiğimiz zeytinyağından yapılan sabunlarla yıkandığı ve temizlendiği zamanlardan sonra geldiğimiz nokta için söylenebilecek tek şey tekrarla zehir içinde yaşıyor olduğumuzdur. Buna belki yaşamaya ve kendimizi hayatta tutmaya çalışıyoruz da diyebiliriz.
Bütün merkezi ve yerel otoriteler ve onların temsilcileri, yerel kurum ve işletmeler eğer varsalar etkinseler çevre ve çiftçi örgütlenmeleri bu vahim sorunların neresindedirler ve ne yapmaktadırlar? Bu sorunun bende olumlu bir yanıtı yok. Hatta hiç yanıtı yok! Ama bildiğim bir şey varsa uzun zamandır hızını kesmeden sürdüren eko-kırım karşısındaki mücadelenin marjinal bir düzeyde olup olmadığının bile tartışmalı olduğu düşünülürse, buradan bir bugün ve gelecek önerisi çıkarmak da zor hatta imkânsız olabilir.
Zehirli ve vasat olanın fahiş fiyatla satılmasının ve halkın bu konuda kaderine terk edilmesinin ironisine ise hiç girmiyorum!
İster evrensel, ister ulusal, isterse yerel olsun kapitalizmin kar ve daha fazla kazanma hırsı, teknolojisi ve bunda hiçbir sınır ve ölçü tanımaması çok uzun zamandır dünyanın hareketli hareketsiz bütün canlılarının hayatını tehdit ediyor. Bu olumsuz ve kalıcılaşmış durumdan ne yazık ki Milas ve etrafına da epeyi bir şey düşüyor.
Havanın, suyun ve toprağın her geçen gün kimyasallarla el birliğiyle daha fazla zehirlendiği bir düzlemde buna karşı direnelim demek de pek bir şey ifade etmeyebilir. Malum bizim gibi toplumlar edilgin ve otorite bağımlısıdırlar. Bu dünyada en çok sevdiklerinden biri tevekkülse öbürü de olup biten herşeye razılık göstermektir. Bunun yanına ticaret ideolojisini ve insandışılaştırmayı koyduğumuzda her şey tamam oluyor. David Thereau’nun dediğini tersine çevirerek söylersek para kazanmak, bu yolda hiçbir değere sahip olmamak, mevz-u bahis bile etmemek artık en büyük erdemdir (!)
Bu durum karşısında yapılması gerekeni Dadaloğlu çok önce söylemiş: “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” İş kalan sağlardan olmaktır!
(4 Temmuz 2026, Lüksemburg)



