Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Son günlerde Millî Eğitim Bakanlığı ders kitaplarında “Kurtuluş Savaşı” yerine “Millî Mücadele” ifadesinin kullanılmasına yönelik değerlendirmeler kamuoyunda geniş tartışmalara neden olmuştur.
Bir akademisyen olarak ifade etmek isterim ki, tarihî kavramlar yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Onlar, milletlerin ortak hafızasını, kimliğini ve tarih bilincini şekillendiren temel unsurlardır. Bu nedenle yaklaşık bir asırdır Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlatısının ayrılmaz parçası olan “Kurtuluş Savaşı” kavramının değiştirilmesi, yalnızca terminolojik bir tercih olarak değerlendirilemez.
Elbette “Millî Mücadele” kavramı tarih yazımında önemli ve yerleşik bir kavramdır. Ancak tarihçilikte bu iki ifade aynı anlamı taşımaz. “Millî Mücadele”, Mondros Mütarekesi sonrasında başlayan siyasî, askerî ve toplumsal direniş sürecinin genel adıdır. “Kurtuluş Savaşı” ise bu mücadelenin bağımsızlıkla sonuçlanan askerî ve siyasî başarısını ifade eden tarihî kavramdır. Bu nedenle biri diğerinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan kavramlardır.
Nutuk’un ortaya koyduğu tarihî gerçek
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Nutuk’u “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlatmıştır.
Nutuk boyunca anlatılan süreç, milletin bağımsızlığını yeniden kazanma mücadelesidir.
Atatürk’ün “Ya istiklâl ya ölüm!” sözü, yalnızca askerî bir direnişi değil, Türk milletinin varlık-yokluk mücadelesini ifade etmektedir.
Amasya Genelgesi’nde yer alan “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi de dönemin ruhunu açıkça ortaya koymaktadır.
Buradaki “kurtaracaktır” ifadesi, milletin bağımsızlığını yeniden kazanmasını hedefleyen tarihî iradenin en güçlü belgelerinden biridir.
Mondros ve Sevr sonrası Türkiye
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun birçok bölgesi İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş, İstanbul fiilen denetim altına alınmış, Osmanlı Devleti askerî ve siyasî hareket kabiliyetini büyük ölçüde kaybetmiştir.
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ise Türk milletinin bağımsız devlet olarak varlığını sona erdirmeyi hedefleyen bir düzenleme niteliği taşımaktadır.
Bu şartlar altında verilen mücadele yalnızca cephelerde kazanılan askerî başarıların toplamı değildir; bir milletin bağımsızlığını yeniden tesis etme iradesidir. Bu sebeple tarihimizde bu mücadele “Kurtuluş Savaşı” adıyla yer edinmiştir.
Lozan Antlaşması bir sonuçtur
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması, askerî zaferin uluslararası hukuk bakımından tescilidir.
Lozan ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve egemenliği uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş, Sevr Antlaşması fiilen ve hukuken hükümsüz kalmıştır. Dolayısıyla Lozan’a giden yol, Kurtuluş Savaşı’nın başarısıyla mümkün olmuştur. Eğer ortada bir kurtuluş mücadelesi ve onun zaferi yok sayılırsa, Lozan’ın tarihî anlamını açıklamak da güçleşecektir.
Tarih yalnızca olayların kronolojik sıralanması değildir. Aynı zamanda kavramların doğru ve yerleşik anlamlarıyla korunması da bilimsel dürüstlüğün temel şartlarından biridir.
“Kurtuluş Savaşı” kavramı yaklaşık yüz yıldır;
* Akademik eserlerde,
* Üniversitelerde,
* Millî Eğitim müfredatında,
* Resmî yayınlarda,
* Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında,
* Milyonlarca vatandaşın ortak hafızasında, Cumhuriyet’in kurucu kavramlarından biri olarak yer almaktadır.
Bu nedenle böylesine köklü bir tarihî kavramın değiştirilmesi veya geri plana itilmesi, yalnızca eğitim politikası bakımından değil; tarih bilinci, toplumsal hafıza ve millî kimlik açısından da son derece hassas değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Cumhuriyetimizin kuruluş süreci; Samsun’dan Erzurum’a, Sivas’tan Sakarya’ya, Büyük Taarruz’dan Lozan’a uzanan büyük bir bağımsızlık destanıdır.
Bu destanın adı, tarihimizin ortak hafızasında ve bilimsel literatürde “Kurtuluş Savaşı” olarak yerini almıştır.
Bu isim yalnızca bir savaşın adı değildir; Türk milletinin bağımsız yaşama iradesinin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin tarihî sembolüdür.
Akademik tartışmalar ve farklı değerlendirmeler elbette yapılabilir. Ancak tarihî gerçekler, günübirlik tartışmalar veya değişen yaklaşımlar doğrultusunda yeniden oluşturulamaz. Tarih; belgeler, arşivler, dönemin resmî kayıtları ve bilimsel yöntemlerle ortaya konulan olgular üzerine inşa edilir. Bu nedenle tarihî kavramların değiştirilmesi değil, doğru tarihsel bağlamlarıyla gelecek nesillere aktarılması esastır.
Hiçbir millet, ortak hafızasını oluşturan kurucu kavramlarını keyfî biçimde değiştirmez. Çünkü tarih, üzerinde tasarruf edilecek bir söylem değil; yaşanmış olayların bilimsel olarak ortaya konulmuş ortak hafızasıdır. Tarih, yeni belge ve bulgular ışığında yeniden değerlendirilebilir ve yorumlanabilir; ancak yaşanmış tarihî hakikatler ve millet vicdanında yer etmiş temel kavramlar değiştirilemez.
Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine, tarihî mirasına ve ortak hafızamıza sahip çıkmak; geçmişimize duyduğumuz saygının yanı sıra gelecek nesillere karşı da ortak sorumluluğumuzdur.
Not-
Bu açıklama, tarih biliminin temel ilkeleri çerçevesinde hazırlanmış akademik bir değerlendirme niteliğindedir. Amaç; kamuoyunda yürütülen tartışmaya tarihsel belgeler, bilimsel yöntem ve akademik perspektif doğrultusunda katkı sunmaktır.



