Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Bazı insanlar bir odada bulunur ama o odadaki hayatın uzağında durur. Konuşmaları dinler, sorulara cevap verir, günlük sorumluluklarını yerine getirirler. Fakat yakınlık söz konusu olduğunda arada görünmez bir mesafe belirir. Çevreleri onları “soğuk”, “ilgisiz” ya da “kendi dünyasında” diye tanımlar.
Oysa bir insanı tanımlamakla onu anlamak aynı şey değildir.
Şizoid kişilik bozukluğu, yakın ilişkilere ilginin sınırlı olduğu, yalnız yapılan etkinliklerin tercih edildiği ve duyguların dışarıya daha dar bir biçimde yansıtıldığı süreğen bir örüntüdür.
Ancak her sessiz insan şizoid değildir. İçe dönüklük, yalnızlığı sevmek veya kalabalıktan yorulmak tek başına kişilik bozukluğu anlamına gelmez. Değerlendirmede bu özelliklerin sürekliliği, farklı yaşam alanlarına yayılması ve işlevselliğe etkisi önem taşır.
Aristoteles’in “İnsan doğası gereği toplumsal bir varlıktır” sözü, insanın başkalarıyla kurduğu bağın önemini hatırlatır.
Fakat bu düşünceyi herkesin aynı ölçüde konuşması, arkadaş edinmesi ve duygularını göstermesi gerektiği şeklinde yorumlamak yanlıştır. Birinin sessizliği, bizim alıştığımız iletişim biçimine uymuyor diye kusura dönüşmez. İnsanların ilişki kurma biçimleri farklıdır; asıl mesele, bu farklılığın yaşamı ne ölçüde daralttığıdır.
Şizoid örüntüde yakın ilişkilere yönelik isteğin azlığı belirgin olabilir. Bu durum, ilişki kurmayı arzuladığı hâlde reddedilme korkusuyla geri duran bir kişinin yaşantısından farklıdır.
Ayrıca şizoid kişilik bozukluğu, adı benzer olsa da şizofreniyle aynı değildir. Bu ayrımları bilmeden kullanılan etiketler, anlamayı kolaylaştırmak yerine insanın üzerine yeni bir yük bırakır.
Gündelik hayatta ise bu mesafenin iki tarafı vardır. Biri yalnız kaldığında rahat hissedebilir; diğeri aynı mesafeyi dışlanmak olarak yaşayabilir.
Bir eşin “Benimle neden hiçbir şey paylaşmıyorsun?” sorusu, karşısındaki için beklenmedik bir talep olabilir. Burada yalnızlığı tercih eden kişinin sınırları kadar, yakınlık bekleyen kişinin duygusal ihtiyaçları da görülmelidir. Anlamak, taraflardan birinin sürekli susması veya sürekli vazgeçmesi demek değildir.
Rainer Maria Rilke, sevgiyi “İki yalnızlığın birbirini koruması, sınırlarına komşu olması ve selamlaması” olarak anlatır.
Bu söz, yakınlığın insanın bütün kişisel alanını ortadan kaldırması gerekmediğini düşündürür. Birlikte olmak, her an konuşmak değildir. Ancak birbirinin sınırlarına saygı duymakla birbirinin hayatından bütünüyle çekilmek arasında da önemli bir fark vardır. Sağlıklı bir bağ, hem kişisel alana hem karşılıklı temasın varlığına yer açar.
Bu nedenle bir insana yaklaşırken, “Seni mutlaka değiştireceğim” tutumundan önce, onun yaşantısını anlamaya ihtiyaç vardır.
Gerektiğinde profesyonel değerlendirme de kişinin ihtiyaçlarını, ilişkilerde yaşanan güçlükleri ve destek seçeneklerini ele almalıdır.
Belki de düşünmemiz gereken, bir insanın kaç arkadaşı olduğu değildir.
Yalnızlık ona seçim alanı mı sunuyor, yoksa hayatındaki bütün seçeneklerin yerini mi alıyor?



