Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Ege’de zeybek oynayan birini hiç dikkatle izlediniz mi? Acele etmez. Diz yere iner, kalkar, kollar açılır. Her adım ağır ve kararlıdır, sanki toprağa “buradayım, gitmiyorum” der gibi. Kurtuluş Savaşı’nda bu topraklarda olanları anlamak isteyen, işe o adımlardan başlamalı bence.
15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktığında Ege’de düzenli bir ordu yoktu denebilir. Silahlar toplatılmış, askerler terhis edilmişti. Dağda ise efeler vardı. Yörük Ali Efe, bir ay geçmeden Malgaç’ta işgalcilere ilk baskını yaptı. Demirci Mehmet Efe kızanlarıyla Nazilli’den indi. Bunlar kimsenin emriyle yola çıkmadı. Kendi köylerinin, kendi bağlarının işgal edildiğini görüp silaha sarıldılar.
Efeleri anlatırken çoğu zaman romantik bir tablo çizeriz. Bunu biraz düzeltmek gerekiyor. Her silahlı adam kahraman değildi. Milas ve Bodrum’da o yıllarda Kuvâ-yi Milliye adını kullanıp halkı soyan çeteler de vardı, bunu tarihçiler kayda geçirmiş durumda. Efelerin bir kısmı da sonradan Ankara’yla ters düştü. Ben bu gerçekleri saklamanın kahramanları büyüttüğünü düşünmüyorum. Tersine, dağdaki kargaşanın ortasında düzeni kurup aynı hedefe yürüyebilmek, ancak bu karmaşayı bildiğimizde gerçek değerini buluyor.
O hedefi en net gören Mustafa Kemal’di. İzmir’in işgalinden dört gün sonra Samsun’a çıktı. Elinde ne ordu vardı ne de devletin desteği; İstanbul hükümeti onu görevden almış, hakkında idam fermanı çıkarılmıştı. Pek çok kişi manda fikrine razı olmuştu. O ise tek bir cümlede ısrar etti: Ya istiklal ya ölüm.
Bu ısrarın en zor günleri Sakarya’daydı. Ordu Ankara’nın birkaç on kilometre yakınına kadar çekilmişti. Mustafa Kemal, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” dediğinde aslında şunu söylüyordu: Geri çekilebiliriz, ama vazgeçmeyiz. Yirmi iki gün süren savaşın sonunda geri çekilen düşman oldu.
Milas’ın hikâyesi de bu ısrardan ayrı değil. İtalyan askerleri Küllük’ten çıkıp Milas’a yerleştiğinde halkın bir kısmı buna Yunan işgaline tercih edilir bir durum gözüyle baktı. Korkuyu anlamak zor değil. Ama aynı halk, Menteşe’nin dağ köylerinden Aydın cephesindeki Kuvâ-yi Milliye’ye yiyecek, at ve adam gönderdi. Muğla bölgesi o cepheyi besleyen merkezlerden biri oldu.
Kimse kahramanlığı yüksek sesle ilan etmedi. Sadece yaptı.
Vatan sevgisinin en sahici hali bence buydu. Evinde son kalan buğdayı cepheye yollayan bir kadının, oğlunu dağa uğurlayan bir babanın sevgisi. Ne madalya beklediler ne de adlarının bir gün gazetede yazılmasını.
9 Eylül 1922’de ordumuz İzmir’e girdi. Bir yıl sonra 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edildi. Arada geçen dört yıl, bu milletin ne kadar yorulursa yorulsun hedefinden dönmediğinin kanıtıdır.
Bu 29 Ekim’de zeybek havası çalarken o ağır adımları hatırlayalım.
Toprağa basan her diz, bir zamanlar bu toprağı bırakmayan insanların hatırasıdır.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.



