BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Bir yanımız hep akşam. Hep akşam oluyoruz aslına bakarsanız.Buna da ‘günlerin hızı’ deyip duruyoruz. Başka başka şeyler, şarkılar, şiirler … Ne desek değişmiyor: Hüzünleniyoruz. Yalnız mıyız neyiz? Oysa hep çok kalabalık, kesintisiz bir konserdir de dünya … En çoğu da akşamlara doğru başlatılır konserler. Konserlerden de dooooğru akşamlara gidilir …
Şöyle bir düşünün: Yemyeşil bir ormanın içindesiniz. Konserdesiniz. Ormanın içi dışı konser olmuş. Orman, içinde huzurla büyütüyor akşamı. Size de onu tavsiye ediyor sanki. Öncelikle gözlerinize sesleniyor. Özellikle akşam olsun diye başlatılmış bir konserde gözleriniz gökyüzünde olsun görsün istiyor neler neler olduğunu. Akşamın, topraktan çıkıp büyüyen bir küçücük fidan olduğunu. Yer gök akşama doğru renk, renkler. Hem de ne renkler. Hiçbir günün düşünde bile göremeyeceği kadar çok renkler … Konser sürüyor. Kuşlar dönüyor dallarına. Akşam dalların hemen arkasında … Akşam ilkin dallara geliyor. Akşam dallarda büyüyor. O anlar, dallara bir şeyler oluyor. Dallar soğuyor önce. Tam o sıra uçup gelen esinti üşütüyor yaprakları tir tiri … Buz gibi ormanın elleri … Konser sürüyor. Birleşik, ılık bir soluk yükseliyor konserden. Dalları ısıtıyor sesler, nefesler. Sıcaklık kalabalığımızdan. Kuşların kanatlarıyla kuşatılmış bir sıcacık kalabalığız çünkü. Kalabalığız ama hepi topu oracığındayız dünyanın. Bir avucun içiyiz. Avuç içi deyip geçmeyin ama. Yeri zamanı geldiğinde çok iyi gelir insana. Örneğin: Avuçlarınızın içine içine nefeslerinizi hohlarsınız, ısıtır. Önce ellerinizi sonra dünyanızı … Dalları da böyle böyle ısınır ormanların. Sadece kuşlarla değil alkışlarla da … Böyle düşünün … Akşamlar, bütün bunları bildiğinden telaşsız, rahattırlar. Bizse akşamları huzursuzluklarla karşılarız çoğu zaman. Bahanelerimizin en başında ise ‘karanlığı’ gelir. ‘Karanlık’ kolay değildir elbette. Yerçekimine prangalı oluşumuzdan ötürü uçup kaçamayız da ondan. Oysa huzur en kolay bulunabilecek birçok yerindedir dünyanın. Akşamlar da dahildir buna. Nedense hep kolayına kaçıp huzursuzlukla ilişkilendirip dururuz akşamları,oysa büyük haksızlıktır bu akşamlara. Günlerimizin dansıdır akşam. Üstelik, dünyanın ne kadar büyük bir yer olduğunu en çok akşamlarında yaşarız. Sırtımızı en çok ona dayarız. Yorgunluklarımızı en çok o alır. Yüzünü de kaçırmaz bizden, doğrudan gözlerimizin içine bakar. İçtendir. Çünkü mavidir.Masmavi, mutlu bir tesadüftür karanlık karanlık dediğimiz. Gökyüzüdür yine. Gün dediğimiz, karanlığıyla aydınlığıyla hep mavidir … Şair, “Güzel günler göreceğiz çocuklar” derken, “Motorları maviliklere süreceğiz” derken, bu coşkuyu, günün belli saatleriyle sınırlamamıştır. “Güneşli günler” derken de, “ışıklı mavilik” derken de günlerinizin yarısını yok sayın, o saatleri boş verin demek istememiştir. Çünkü güneş ve aydınlık hep Nazım Hikmet’in içindedir. O, günlerin güzelliğine, her saatin büyük değerine “yaşamak güzel şey be kardeşim” derken de dikkat çekmiştir. Günler hep bizimledir. Bu durum; en çok da ‘hep birlikte’ olduğumuzda böyledir. Hep birlikte akşam olmak da iyidir, sabah olmak da.
Bir başımıza olursak, bırakılırsak, kalırsak her şey çok daha kötüdür.
Anneleri dışarlardayken evde çıkan yangın sırasında iki kardeşiyle birlikte kurtarılıp hastaneye götürülmek istenen çocuğun, sağlık çalışanına: “Abi beni hastaneye götürme!” diye sesini duyurmaya çalışıp bu talebini “Annemin parası yok!” diye gerekçelendirmesindeki çaresiz yalnızlığa dikkat çekebiliyorsam, tam da bu nedenle sadece gazeteci değil aynı zamanda ‘o çocuğum’ da ben. Aksi düşünülebilir mi? Aksi yapılabilir mi?
Yanarak, zehirli toprakların altında kalarak, yangın dumanlarıylaboğularak, maden ocaklarına gömülerek, doğar doğmaz vahşi kapitalizmin ‘kâr saldırısı’ dahil her türlü teröre kurban edilerek, emekçiyken de emekliyken de en ağır şekilde sömürülerek, kahrolası bazı şeyler yüzünden gün yüzü görmeden ölünen şu sevgili ülkede başka türlü nasıl yaşanır?
Cezaevlerindeki tüm meslektaşlarımla dayanışma duygusuyla yazıyorum: Suçlu olanları telaşlandırmayan, sorumlu olanlara ayna tutmayan gazetecilik gazetecilik değildir. Siz doğrusunu yaptınız. Çok iyi yaptınız.
Her türlü lanet olası kötü gidişlerden, kötülüklerden sorumluolanların sorumluluklarından utanmazca kaçmaya çalıştıkları şu sevgili ülkede sorumlu gazetecilik ve dolayısıyla ibret dersi aldığımız gazeteciler cezaevine atılıyorsa, gazetecilik suç haline getirilmeye çalışılıyorsa, iktidar sahipleri şunu çok iyi bilsin ki:
“Telaşlanın, daha da telaşlanın, çünkü sevgili ülkemizin dört bir yanında Gazeteciler var!”
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na, “Dikkatli konuş, içeriye atılma!” uyarısı yapan sevgili vatandaşımızla birlikte, kaygılardan uzak huzur ve mutluluk içinde yaşayacağımız bir ülke, bir dünya için gazetecilik yapmayı sürdüreceğiz. Sadece gazeteciler değil, mesleği her ne olursa olsun, ister siyasetçi, ister bürokrat, mimar, savcı, hakim, avukat ve mühendis ya da öğretim üyesi, işçi, sağlık ve eğitim emekçisi her neyse işte, ister ‘içerde’ ister ‘dışarda’ kararlılıkla hepimiz görevlerimizin, mesleklerimizin gereğini yapacağız ve her şey çok güzel olacak. İşte o zaman gün boyu “motorları maviliklere süreceğiz” …
Mutlulukla, huzurla …




