BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR
Bugün bir Edip Akbayram şarkısının sözleriyle başlamalıyım:
“… Çok olun çocuklar çok olun / On binlerce yüz binlerce / Yapraklar kadar balıklar kadar / Denizler kadar çok olun / Çok olun çocuklar çok olun …”
…
Çok büyük bölümü kavga gürültü, itiş kakış, aç bilaç, tatsız tuzsuz huzursuz bir yaşam döngüsü içinde dünya üzerinde milyarlarca insanla birlikte yaşıyoruz. Her şey güzel olsa, güzel güzel yaşayıp gitsek saygıyla, sevgiyle pırıl pırıl barışlı günlerde hep birlikte, iyi olmaz mı? Olur olmasına da insan insana bir uzaklaşma, bir yabancılık, bir düşmanlık halidir gidiyor. Bunun tam tersinin olmasının tartışmasız en doğrusu olduğunu biliyoruz değil mi? Bilmememiz mümkün değil ama ne oluyor, nasıl oluyorsa hiç oralı olmuyoruz. Dünyalı olmak en büyük sorumluluğumuz aslında. Dikkat edin: Dünyada olmak demiyorum, ‘dünyalı olmak’ diyorum. Dünya diyorum. Sadece insanlardan söz etmiyorum. Dünya diyorum. Doğa. Yeryüzümüz, gökyüzümüz … Yüz yüze olduğumuz her şey diyorum. Zeytinler diyorum. Su diyorum. Çocuklar diyorum.
Peki şimdi bir kez daha iyice düşünün bakalım, nüfusunun yaklaşık 8 milyar olduğu söylenen şu kocaman dünya üzerinde kimlerle berabersiniz? Ailenizle? Komşularınızla? ‘Hemşerilik duygusu’, hissedebildiğiniz bir şey mi hâlâ? Daha? Daha daha? Ne kadar daha çoğaltabilirsiniz? Ne kadarsınız? Kaç kişi? Çok mu kalabalık?
Sorularla görmenizi kolaylaştırmaya çalıştığım bu durumumuzu ‘kupkuru bir 8 milyarlık dünya nüfusu bilgisi’ olarak değil de canlı, heyecanlı bir şekilde yaşadığınız olur mu peki? Oluyorsa eğer, şu kocaman dünya üzerinde milyarlarca insanla birlikte yaşadığınızı ne zamanlar hissedersiniz? Nasıl zamanlardır onlar? Nasıl bir duygulanma taşırır içinizden? Hüzün gibi midir, çabucak geçiverse de mutluluk mudur? Coşar mısınız örneğin? İçin için sancı gibi midir? Pır pır, pırıl pırıl kelebekler mi uçar koşarlar gökyüzünüzde … Dünyanın en zor işi olabilir mi dünyayı hissedebilmek?
Kolayı da vardır belki: Olimpiyatlar sırasında örneğin? Bir tiyatro oyununu izlerken? Bir konserde mi yoksa? Bir resim sergisi de olabilir, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de … Bir mitingte de, belki de çok kalabalık bir cenaze töreninde ya da herhangi bir yerde herhangi bir zaman, örneğin baharda birdenbire … Tanıdık yüzler oralardan kalır belleğinde insanın, tanıdık bildik baharlardan koşa koşa geliverirler birden, örneğin yolda yürürken. Şaşırtıcıdır. Ne mutlu tesadüftür. Her şey bir yanadır, ‘bahardır’, gülümsetir insanı durup dururken …
“Sizi bir yerden gözüm ısırıyor!”
Aslında çok ‘sert’ bir ifade gibi ama içi sıcacıktır … ‘Birini ha tanıdı ha tanıyacak’ gibi olmak … Sınırda.
“Ayıp etmiş de olmayayım, kim acaba?” telaşıyla. Belki de görmezden gelip geçer insan. Öyle ya, şart değildir ilan etmek içinizde nasıl bir sınav heyecanıysa artık uyanan … Ama bir yandan da “O mu acaba?” belirsizi kocaman … Hele bir de bakarken bakışıverdiniz diyelim, tesadüf bu ya … İşte o zaman sınav başlar:
“Nerden tanıyorum sizi?”
“Benim de gözüm ısırıyor sizi bir yerlerden ama …”
Buyrun bakalım göz göze geliverdiniz işte, insan insana … Çok oluverdiniz.
Peki ya diyelim ki bir şarkıyı ya da en basitinden sadece bir ‘ismi’ ısırır mı bir yerlerden kulağınız? Elbette olmaz, ısırmaz, öyle demeyiz. Fazla zorlama olur. Ama o anlama gelen ‘kulağa tanıdık gelmek’tir, ‘kulak aşinalığı’dır. Kokular için de ‘burnum ısırdı’ demeyiz. Yoktur öyle bir şey. ‘Burnumuzun direği sızlar’ ama o da ‘ağlayacak gibi olma’yı anlatmaya çalışır. Yani sadece ‘gözümüz ısırır’!
Aslında, gözlerimizle ne çok hatırlarız. Hatta en çok gözlerimizle hatırlarız. “Dün gibi gözümüzün önünde”dir, kimbilir kaç on yıllar öncesindeki sokaklar, insanlar, bahçe duvarları, kavak ağaçları, salkım söğütler, at arabaları, kediler, köpekler … ‘Dün gibi’!
İnsanın sadece gözleri değil burnu, kulağı, damağı, hepsi belleğimizdir aslında. Belli belirsiz de olsa, bir anlık bir his de olsa, bir anda dalıp gitmelerle kim bilir kaç yıllar öncesini özletirler insana. Bir kuş sesi. Bir sabah serinliği. Bir yol hazırlığı. Bir sınav öncesi. Bir miting sonrası. Edip Akbayram. Bir dünya şey …
Anılarınıza yakınlaşmanın en güzel tariflerinden biri de ‘yumuşacık bir omuz’dur bence. O, ‘herşey’ olabilir. Her an karşınıza çıkabilir. Sıcacık. Yakıncacık. Başınızı koyacağınız yumuşacık bir omuzla çıktığınız bir senfonik yolculuktan, örneğin neler kalır kulağınızda? Hangi kanatlarınızla en güzel ve en güvenli uçuşunuzu yaparsınız? Anıların da güvenliğe ihtiyacı vardır. Hep anılar, hep onlar, hep beraber, hepimiz. Çok oluyoruz. Ben de mandolinimle oradayım, o koskocaman orkestradayım diyelim. Tellerin üzerinde tir tir titriyorum. Heyecanla müziğin omuzuna koyuyorum başımı. Bir güzel uyuyacakmışım sanki … Sınav heyecanım geçmiş sanki.
En çok gözlerde kalır izler. Başı sonu belirsiz. Gözümün önünde hepsi.
Ne güzel sınavlardır hepsi, dünya tatlısı. Doğru cevabı bulmak için oyun. Zorunluluk olmadan, kendi kendimize bir oyun. Görüntüler, kokular, renkler, sesler, daha neler neler, uçsuz bucaksız bir döngü … Mevsimler arası uçuşların en çok göze batanı hangisi desem? En kalabalık olanı hangisi desem?
Bahar! Herkes öyle tanır, bilir onu: Göz göz patlamak üzere tomurcuklarından. Gözler dünyadır. Gözler sözdür. Noktası virgülü yerli yerinde yazardır gözler. Bahar yazardır. Şarkılardır bahar. Bu her bahar böyle olur. Hiç yanıltmaz, kaçınılmaz. Kendimi bildim bileli böyledir … Başından beri durup durup ‘göz göz’ derken bunu demek istediğimi düşünüp baştan okuyun derim yazdıklarımı. Yazı böyle bir şeydir. Hangi gözle okursanız öyledir. Gözleriniz aynıdır, sizin gözlerinizdir yine, ama okumanız başkadır. Bir Edip Akbayram şarkısı gibi de okuyabilirsiniz örneğin. Okuma-yazma bilmekle yetinmeyen bir başkalıktır bu … Başkalık, mevsimin kalabalık yürüyüşünden gelir, çok olmakla beslenir. Suyun gövdelerde yürümesi diyebilirsiniz ona. Yürüyüş mevsimidir, hep en kalabalıkların zamanıdır bahar her zaman. Kelebek renkli hafif bahar esintileriyle bile uçuşur ne kadar yalnızlık kalmışsa kalabalıklara düşman. Elbette ‘kalabalık yalnızlık’ denilen ağır yüklerimizden kurtulabilmek için kestirme yol yoktur. Kurtulamazsak zaten sonsuza dek çıkış yoktur oralardan. Bahar sapla samanı birbirinden ayırır gibi uçuşturur yalnızlıkları, ayırır kalabalıklardan … Dünya üzerinde hep dünyalı kalabalıklar içinde yaşamak için hep bir bahar şansınız vardır … Bahar gelip gidip edip eder insanı örneğin. Edip olmak çoğaltır insanı. Elinizi uzatıp bir satır yazın yeter.
Yaşasın kalabalık!
Durmuyoruz, ölmüyoruz, büyüyoruz, inanıyoruz, yürüyoruz, çoğalıyoruz!
Bu bir veda değil. Mümkün değil. Kimsenin haddine değil, Edip Akbayram’a veda edilemez. Çünkü O da ‘güzel günler’e inananlardan. Hepimiz gibi. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diyenlerden. ‘Güneşli güzel günlere’ sarsılmaz inancıyla yaşayanlardan. Biz de öyle … Edip Akbayram’a benzeriz hepimiz. Edip Akbayram da bize. Öyle yıkılıp gitmeyiz. Şarkılarımızı söyleriz Nazım gibi “motorları maviliklere süre süre” … Mavilikler dediğimiz dünyaya. Savaşsız, sömürüsüz, özgür dünyaya. Bir gün mutlaka. Dalga dalga büyüyen, yürüyen çocuklarız biz Edip Akbayram’la hep beraber … Can Yücel’in: “Aşk olsun sana çocuk aşk olsun” dediği çocuklarız. Biz O’nun: “Çok olun çocuklar çok olun / On binlerce yüz binlerce / Yapraklar kadar balıklar kadar / Denizler kadar çok olun / Çok olun çocuklar çok olun” dediği çocuklarız. Durmuyoruz, ölmüyoruz, büyüyoruz, inanıyoruz, yürüyoruz, çoğalıyoruz!




