Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Barış, ne güzel bir kelime değil mi. “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” demiş büyük yazar Yaşar Kemal.
Ama ben en çok “Yurtta sulh, cihanda sulh” deyişini severim kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün.
Terörsüz Türkiye diye başlayan süreçte PKK kongresini toplayacak ve silah bıraktığını açıklayacak diye pek çok kişi açıklamalarda bulundu. Ancak birdenbire dün hiç kimsenin bilmediği zamanda örgüt toplantısını yaptı dendi. Ve devamında örgüt silahları bıraktığını ve kendisini feshettiğini açıkladığı duyuruldu. İlginç bir durum ama hadi diyerek devam ediyoruz olanları izlemeye. Peki toplantıda ne kararlar alındı, bilen yok. Sonra açıklanacak dendi. Bu çok daha ilginç ve neden?
Günün ortasında kimsenin ne olduğunu, ne olacağını bilmeden birden halaylar çekilmeye başlandı. Televizyonlardan izlemekteyiz, ne olduğunu anlamaya çalışmaktayız ve soruyoruz neden halay çekiyorsunuz, ne olduğu açıklandı mı, kim ne yapacak, kim ne fedakarlıkta bulunacak, kim neler yapacak ve ne zaman yapacak?
Sorular, sorular!
Oysa halay çekmeye başladık bile. Ancak neden halaylar Diyarbakır, Mardin veya Şırnak’ta oluyor da, Edirne’de, İzmir’de Trabzon’da olmuyor diye merak ediyor insan.
Peki barış ve demokrasi geliyor diye tüm kanallardan halka pompalanan bu durum şunları değiştiriyor mu:
Anayasal protesto haklarını kullanan ancak hapse atılan gençler çıkacak mı?
31 yıl önce alınmış diplomaların yok sayılması işlemi duracak mı? Ümit Özdağ, Kavala ve Can Atalay serbest kalacak mı? Seçilmiş kişilerin hapse atılarak yerlerine kayyum atanması şeklindeki anti demokratik uygulamalar son bulacak mı? Kıyı yağmaları ve doğa tahribine karşın maden ruhsatları verilen durumlar artık olmayacak mı? Kadın cinayetleri son bulup yeniden İstanbul Sözleşmesi’ne dönülecek mi? Özellikle çocuk ama genelde iş cinayetleri bitecek mi? İnsanca yaşanacak bir asgari ücrete mi sahip olunacak? Kamu görevlileri kusurları nedeniyle hesap verecekler ve gerekirse izin alınmadan yargılanacaklar mı? Halkın çeşitli şekillerde soyulması ve fakirleşmesi son bulacak mı? Suç işlemiş kişiler ne olurlarsa olsunlar, terörist de olsalar ceza alacaklar mı? Atanamayan öğretmenler atanacak, her yurttaş iş bulacak mı? Yaşlanan nüfus insanca, kimseye muhtaç olmadan devletin kuracağı yaşlı evlerinde yaşamlarını sürdürebilecek mi? Halk, dünyadaki örnekleri gibi refah ve huzur içinde yaşayabilecekler mi? İşe alınmalarda veya atamalarda liyakat esas olacak ve mülakat kalkacak mı? Bu işin sonunda halka ve özellikle bu uğurda devletin yanında olup terörle savaşarak hayatları yitirenlerin ailelerine ve gazilere ne düşündükleri sorulacak mı?
Vaktiyle pek çok sanatçı, akademisyen ve akil insanın “yetmez ama evet” diyerek referandumda halkı yanlış yönlendirerek gelinen noktayı yaşamaktayız. Biz o günlerde evet demenin yarınlar için ülkemiz adına iyi olmayacağını anlatmaya, yazmaya ve söylemeye çalıştık. Ne yazık ki anlatamadık.
Sonuç ortada. Şimdi o günler bu kampanyayı yürütenler bile durumdan memnun değil ve geri dönüşün yollarını aramaktalar. Bu nedenle evet diyenlerin halka bir özür borçları olduğunu düşünüyorum.
Bugün de sevinen, halay çeken ve alkış tutanlara “bir ağır olun bakalım, ne olduğu henüz bilinmemekte” demeyi görev saymaktayım. Öncelikle istediğimiz, sürecin şeffaf olmasıdır.
O gün evet denmesinin sonrasında milyarlarca dolar daha kaybetti bu halk. Orta sınıf yok oldu. Şimdilerde halk açlık ve yoksulluk sınırları arasında yaşamaya mahkum edildi. Dolar milyoner ve milyarderlerimiz çoğaldı. Nüfusun yüzde 80’i ev alamaz, yüzde 60’ı ise araba alamaz bir ekonomik noktaya geriledi. Devletin elinde Cumhuriyetin kazandırdığı fabrikaların satılması yanında pek çok değerli kurum, kuruluş ve toprak da kaybedildi.
Şimdi yeniden bir şeyler kotarılıyor kapalı kapıların arkasında ve barış kelimesi kullanılarak. Bu konuda bir şey söyleyeceklere de “sen barışa karşı mısın” demekteler. Böyle olsa da biz yine de ne anlam taşıdığı, ne olmaya gebe gibi konulara bakmaya dilimiz döndüğü, aklımız yattığı kadar ifade etmeye çalışacağız. Ama önce hemen şunu tekrarlamalıyım: Bilmediğimiz bir şey için halay çekmeyeceğiz. Önce anlayacağız. Bunun için ne veriliyor!
Bir yanda Taksim yasak, ifade özgürlüğü yerlerde ve her gün antidemokratik pek çok uygulama bir diğer yanda barış. Nasıl olacak bu?
PKK, 5-7 Mayıs tarihleri arasında kongre topluyor ve silah bırakacağını birkaç gün sonra açıklıyor. Bu işler neden bu kadar sessiz ve gizli kapaklı?
Şeffaf olmayan bir durumda herkes her şeyi kendine göre düşünecek ve ifade edecektir. Birçok bilinmezin olduğu bu durumda da temkinli olmakta fayda var. En azından halay çekmeyi sonraya bırakabiliriz.
Peki, silah bırakma haberi sonrası DEM Parti ve İmralı görüşmecisi Sayın Buldan, açıklamasında “Herkesin barışa güvenmesi gerekiyor, yapılan açıklama samimiyetle hazırlanmış bir iradenin göstergesidir. Türkiye bu karar sayesinde huzura kavuşabilir” diyor ve şöyle devam ediyor: “Demokratikleşme kaçınılmaz. Muhalefet bu süreci bir fırsat olarak görmeli. Yapıcı bir yaklaşım olursa toplumun tamamı bu sürecin faydasını görecektir. Türkiye’yi uçuruma sürüklenmekten Öcalan kurtarabilir.”
Pervin Buldan konuşmasına devam ederek, 3. Aşamada Terör örgütü üst düzey yönetimini, “Gelip Türkiye’de siyaset yapmalıdır” diye davet edip şöyle sürdürüyor: “Kürtler Suriye’de statü elde etti, şimdi sıra Türkiye’de. Elde edilen statü en kısa sürede Türkiye’de Kürt halkının mücadelesiyle elde edilecektir.”
Sanırım pazarlıklar devam etmekte. Şahsen bütün bu işlerin Sayın Bahçeli’nin Ekim ayında meclis açılışında el uzatmasıyla başlamadığını, devletin iktidar yönlendirmesinde birkaç yıldır bu çalışmanın yapıldığını sanıyorum. Tüm açıklamaların, yapılanların veya yapılmayanların halktan gizli olarak terör örgütüyle konuşulduğunu ve açıklamaların da haberli bir şekilde yapıldığı kanaatindeyim.
Sonucun ilanında demokrasi vurgusu sıklıkla yapılınca oraya dönmeden edemiyor insan.
Bu şekilde ‘daha demokratik olacağımız’ söylenip konuşulunca benim de aklıma hemen şöyle şeyler geliyor.
Demokrasi ülkede yaşayanların sadece bir kısmına gelecekse huzur nasıl sağlanacak? Daha çocuklara bir öğün ücretsiz yemek veremezken, ülke insanının büyük çoğunluğunun bilinmez bir barışa alkış tutması nasıl beklenir?
Açıkçası ben, o “yetmez ama evet” denilen referandum duyguları içindeyim. Ne yapayım, iktidarın karnesi kötü.
Eğitim rezaletken, laik demokratik eğitim yerine her yere imam hatip okulu açan ve “dindar ve kindar bir nesil” vaadi olan, kanal İstanbul ile Lozan anlaşmasını bile zaman zaman tartışmaya açma eğiliminde olan iktidarın, “barış yapıyoruz” demesine nasıl güvenilecek.
Evet, barış anlam olarak çok güzel bir şey, ama arkasında acaba iktidarda sonsuza kadar oturmak mı isteniyor veya ilk seçimde anayasaya rağmen tekrar seçime girilmesinin önünü açmak mı var veya başka neler olabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Neye karşılık bu “kendilerine barış”!!!
Antidemokratik uygulamaları tavan yapmış bir parti ile demokratik olduğunu iddia eden bir parti ‘demokratik bir barışı’ nasıl konuşur? Üstelik bugün çoğunluğunu yitirmiş, ilk seçimde muhalefet olacak bir parti ile gelecek konuşmak ne kadar doğru? Demokratik bir ülkede olsaydık 5-10 puan gerilere düşmüş iktidar çoktan istifa eder ve ülkeyi seçimlere götürürdü. Ülkenin geleceğine dair hiçbir konu da kendisiyle görüşülmezdi. Rasyonellik bunu gerektirir. Buna rağmen görüşüyorsanız demek ki kendi barışınıza hizmet etmektesiniz veya o anlama gelmektedir. O nedenle bütün bunları samimi bulmuyorum.
Yapılması istenen bu barış kime, kimlere hizmet edecektir? Bu halkın bunu bilmeye hakkı vardır.
Ayrıca terör örgütü bildirisinde bahsedilen bir konu var ki, gelecekte konunun nerelere evrileceğine dair bizlere ipucu vermekte. Haydi birlikte bakalım terör örgütü fesih kongresinde ne deniyor: “Partimiz PKK, kaynağını Lozan anlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkar ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı. Doğuşunda reel sosyalizmin etkilerini yaşadı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini benimseyerek, silahlı mücadele stratejisi temelinde meşru, haklı bir mücadele yürüttü. PKK katı Kürt inkarının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi.”
Bu açıklama, yukarıda değindiğim gibi gelecek 20-50 belki 100 yıl sonra hedefin ne olduğuna dair ışık tutuyor.
Şimdilerde yok olmaya yüz tutmuş, kadrolarının çoğu Rajova’ya geçmiş ve Kuzey Suriye’de yapılanmakta olan Kürt oluşuma dahil olan PKK, barış senaryosuyla sempati ve Kuzey Suriye oluşumuna zaman ve onay kazandırma süreci yaşatmaktadır. Halk buraya bakarken, orada işler çok daha etkinleştirilmiş ve Türkiye hükümetinin onayını almış da olacaktır. Yani PKK-YPG bir üst statüyle hemen yanında varlığını daha da güçlendirmiş olacaktır.
Tüm bu süreçte Öcalan referansını da görmezden gelemeyiz. İktidarın hemen pek çok açıklamasında kendisini referans olarak isimlendirmesi, sanırım sonrasında da kendisine başka roller verilebileceğini gösteriyor desek yanlış olmaz.
Açıklamanın bu bölümüne ilişkin birkaç şey söylemek isterim. Kurtuluş savaşımız, içeride bir isyan değil, emperyalizm ve onlara uşaklık edenlere karşı verilmiş bir kurtuluş savaşıdır. Bu savaş tüm mazlum uluslara örnek olmuştur. Bu savaş sonunda Lozan anlaşması ise bu cumhuriyetin tapusu olmuştur. Bu tapu ne satılık, ne de tartışmalara açıktır. Ha, bazı emperyalist devletler bu durumu hazmedemeyip her fırsatta iç isyanlar veya uluslararası alanda tartışmaya açmak isteseler de bugüne kadar buna fırsat bulamamışlardır, bundan sonra da bu böyle olacaktır. 1924 anayasası ise Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra gerçekleştirdiği ilk anayasadır. Bu anayasa bu cumhuriyetin yaşam omurgasıdır. Örgütün fesih bildirgesinde bunlara değinmiş olmasının arka planı sanırım çok masum değildir deyip şimdilik bu konuyu kapatayım.
Şimdi o emperyalistler ile ve güdümünde bir barış yapılmaya, önce özerk sonrasında devlet olmaya giden bir yola doğru gidilmektedir. Bugün yardım eden emperyalistler yarın ipi kendi çıkarları için çekip bırakacaklardır. Bu hep böyle olmuştur.
Bu sürecin ABD, İngiltere ve İsrail’den bağımsız yürütülemeyeceğini herkes bilmekte ama kimse söylememektedir.
İşte tam da bu nedenle Atatürk emperyalizme karşı savaşmış ve kazanmış bir liderdir. Ancak barış yaptıklarını söyleyenler O’nun “Yurtta sulh, cihanda sulh” deyişi ile ilgili olarak “barış içermemektedir” diyebilmekteler, işte bu anlayışla bu topraklara barış nasıl gelecektir diye düşünüyorum.
Cumhuriyetin en büyük güvencesi; ihanet bilmeyen, muhtaç olana yardım etmek genlerinde olan bu halk, kendi içinde zaten barışı çok uzun yıllar önce yapmıştır. Kürtlerin en büyük nüfusu İstanbul’dadır. Kürtler ve Türkler siz ne kadar ayrım yaparsanız yapın aynı yastıkta kocamaktalar, çocukları Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini sürdürmekteler ve bir arada yaşamaya da devam etmekteler. Hiçbir ayrıma, ötekileştirmeye ve ayrıştırmaya konu olmadan.
Son bir söz de, kuruluşunda işçi ifadesi olan ve sosyalizm mantığı ile kurulmuş bir parti-örgüt bugün emperyalistlerle işbirliği yapmaktadır. Türk ulus kimliğini eleştiren, ancak bugün Kürt ulusunu önceleyen bir barış yapmak da ayrı bir çelişki değil mi? Ayrıca Abdullah Öcalan açıklamasında, fesih kararının bütünleşik bir yapılanmayı işaret etmiş olmasına rağmen, örgüt ulus kimlik üzerinden bir sonucu hedeflemektedir. Bu da örgüt ile lider arasındaki bir ayrışmayı göstermektedir.
Merhum Önder’in cenazesinin yapıldığı günlerde, terör örgütünün döşediği mayına basarak şehit olan askerimizin kızı, cenaze töreninde yakasına babasının resmini iğneleyen kadın askere “iğneyi babama batırma abla” demiştir. Ancak bunu ülkemizdeki pek çok yayın organı da görmemiştir. Bunları görmeden ve bu insanların yaralarını sarmadan kalıcı olmak kolay olmaz.
Barışın her zaman güzel olması için herkesin yüzünün gülüyor olması gerekmez mi? Biz de bu süreci dikkatle, hakkaniyetle, samimiyetle izleyeceğiz.
Yine de “Yurtta sulh, cihanda sulh”! Gazi Mustafa Kemal Atatürk! (12.05.2025)



