BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Ülkemizde, an itibariyle iktidar marifetiyle siyasetin gündemini özetleyerek başlamalıyım:
En başta, ekonomi cephesinde durumumuz: Ağır yaralı! Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğuna itirazların reddinin yanı sıra “davanın” yeni yeni ‘etkin’ pişmanlıklar türetilip genişletilmeye ve en son ‘ahtapot’ diye anılarak “çok karanlık ve karmaşık bir tehdit” algısı oluşturulmaya çalışılması. PKK’nın kendini feshi, silahları bırakacağını söylemesi, uluslararası ilişkiler ve benzer benzemez birçok konuda belli belirsiz ve de süresiz beklentiler … Riyad’daki Trump, Bin Selman ve Şara görüşmesine Erdoğan’ın telefonla katılmasının mana ve ehemmiyeti dahil yapay marifetler eliyle ülkemizin içindeki değirmenlerin dışarılardan taşıma suyla döndürülmek istenmesi. Bu cümlenin etki alanını arttırabilme arzusuyla: Rusya ile Ukrayna heyetlerinin, beklenti liderler düzeyinde iken heyetler düzeyindeki İstanbul Dolmabahçe buluşması hakkında Erdoğan’ın, Arnavutluk’ta düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi’nde yaptığı konuşmada “Ukrayna’da silahların susması için de kritik bir virajdayız” demesi ve de İsrail’in Gazze’ye karşı planlı imha hareketini sürdürdüğü koşullarda de etkili çıkışlar yerine çok düşük, hatta neredeyse eksilerde (‘dipsiz çukur’ denilebilecek kadar!) adeta kurumsallaşmış tepkisizlik içindeyken aynı yerdeki aynı konuşmasında bu kez, Gazze’de ateşkesin tesisi için Avrupa’ya ‘güçlü istek’ çağrısında bulunması … Ve de bütün bu söylenenler arasında birleşik devletlerin Müslüman ülkelere silah pazarlama turlarındaki rekor başarısı (!) … Ne barışsever siyaset iklimi ama!? Bütün bu olup bitenlere karşı muhalefet etmenin çok büyük marifetler gerektirdiği şüphesiz. Dolayısıyla yaygın beklenti: Herkesin içtenlikle ‘yüksek marifetler’ini göstermesi. Bundan ötesi boş laf olur. Onu da ben söylemem, bilirsiniz …
Gündem özetinin sinir bozucu sarmalından sınır ihlali yapıp zaman tüneline geçerek ve “büyüklerimizi en çok, sözleriyle anar, anımsarız” diyerek sürdürüyorum. “Büyük” derken bunu ille de ‘yaşça büyük’ anlamında kullanmadığımı not etmeliyim. Anlatmak istediğim elbette ‘sözüne itibar ettiklerimiz’ ile sınırlıdır. Çok özel bir ifadeyle: “İtibardan da tasarruf edebilen itibar sahipleri”dir onlar. En özelinden: Dedelerin, anneanne ve babaannelerin, hala ve teyzelerin, babaların, annelerin, ablaların, abilerin, yıllar içinden kulaklarımızda kalmış sözlerini, gözlerimizde kalmış duruşlarını, tekrarlara düşe kalka da olsa yine yine anımsamak, aktarmak hoştur.
Geçenlerde, sık sık söylediği sözlerle anıp anımsadığım ‘Alasonya eşrafından Abdülbeyzade oğlu Dedem Mürteza Kaşkar’ı (1892 – 1971), söylediği bir şarkı ile anıp anımsadık. Mürteza dedem, bana babasının adıyla “Baba Yusuf” diye seslenip onurlandırır, ona saz çalıp türkü söylememden çok hoşlanırdı. Sevgili aileme “Çarşamba’yı sel aldı”, “Şen ola düğün şen ola” ve de “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” ile sınırlı repertuvarımla seslendiğim ilkokulun sonu ile ortaokulun başlarında olduğum yıllarda O da, Kemanî Tatyos Efendi’nin (1858-1913) “Gam-zedeyim devâ bulmam” şarkısını söylerdi … Bu şarkıyı söyleme nedenlerini çok ayrıntılandırmayacağım ama sadece şunu yazmama izin verin: Kuşaklarca doğulmuş, yaşanmış, ölünmüş yerlerden koparılmışsanız, içinizde kopabilecek isyanın en sakini böyle bir şarkının söylenmesi olsa gerek:
“Gam-zedeyim devâ bulmam / Garibim bir yuva bulmam / Kaderimdir hep çektiğim / İnlerim hiç rehâ bulmam.
Elem beni terk etmiyor / Hiç de fâsıla vermiyor / Nihâyetsiz bu takibe / Doğrusu tâkat yetmiyor” …
Sevgili Dedem bir de “Doğduğun yer değil doyduğun yer mühim” derdi. Sonra sonra fark edecektim ki bu onun belki de en büyük ‘derdi’ydi, bilinçaltına sancı veren her neyse onları yerlerinden edip temizlemeye çalıştığı bir büyük dert … Bir mübadil olarak kendisine, ailesine yaşatılanların içinden elbette basit yer değiştirme oyunlarıyla çıkabileceği bir sahnede olmadığının farkındaydı. Bunu duyurabilmeli, kulaklara emanet etmeliydi. Demem o ki, duymayı bilmek yeterdi. Oradan ‘duyumsama’ da doğarsa, peşine ‘duygular’ da düşerse tamamdı. İnsan böyle böyle insan olabilmiştir diye düşünürüm … Ülkecek ve dünyalı olarak sözlerine itibar ettiğimiz, o sözlerle hatırlayıp durduğumuz, belki daha doğru bir yazışla, kendilerini hatırlatıp duran birileri var hep, vardır ve olacaktır. İyi ki böyledir bu. Onları meşrebinize göre seçersiniz. Onlar; sizden yaşça büyükleriniz, bazı siyasetçiler, bazı sanatçı ya da bilim insanları olabilir. Yaşamınıza denk ya da kulağınıza gelirler ve size yoldaşlık ederler. En doğru adımları ya da en etkili sözleriyle size ‘işte bu!’ dedirtirler. Gözlerinizi bile doldurabilirler …
İşte o ‘büyüklerimden’ biri de kısa adı José Mujica olan ‘Pepe’ lakaplı José Alberto Mujica Cordano’dur.
20 Mayıs 1935’te Uruguay’ın Montevideo kentinde doğmuş ‘başka türlü’ bir politikacıdır. Duymuşsunuzdur sanırım, duymadıysanız ben duyurmuş olayım: 13 Mayıs 2025’te aramızdan ayrıldı. Yaş hesabıyla, babamdan dört yaş küçük ve annemle de yaşıttı. Kendisi: Annem ve babamdan gelen izlerimin yanına en güzel izlerimi edindiğim kaynaklardan biridir.
“Elbette sadece kazanmak için savaşmıyorsun çocuğum, ama kazanacağına inanmalısın. Yenilebilirsin. Hayat gibi çetrefilli bir düşmanı kim mağlup etmiş ki? Ama hayat macerana bir anlam kazandırmalısın. Maddi gereksinimlerin çok ötesinde, hayatı tutku ile yaşamalısın” diye dilimize aktarılmış sözüyle, pek çok yenilgilerle dalgalandığımız denizlerde hep yanımızdaydı örneğin.
Siyasal mücadelede hep baskılarla, hep zulümlerle, hatta ölümlerle yenilgilere boğulmak istenenlere nefes açıcı bir başka önerisi de şuydu: “Hayat gelecektir, geçmiş değil! Bu, geçmişin yaşanmadığı anlamına gelmez. Geçmiş vardır ama belirleyici olan gelecektir. Sana unutabilme yeteneğini verecek olan da budur. Aslında unutmak doğru sözcük değil. Ben tüm yaşadıklarımı nasıl unutacağım ki? Mesele üstesinden gelmektir … Yitirdiğimiz yoldaşlarımıza, yaşadığımız bunca acıya ağlamak için gelmedik buraya. Şunu tereddüde yer vermeyecek şekilde netleştirmek gerek: Yoldaşlarımızın bize kazandırdıkları her zaman bizimle olmalıdır ve böyle de olacaktır. Bununla birlikte, aslolan, bir kovan çubuğu değil, bu çubuğun çevresinde oluşup büyüyen ve tüm verimini bize sunan arı kovanı olabilmektir. … O yıllarda zindanlarda, bir kimsesiz, bir yetim gibi yaşarken, ne kadar az şeyle mutlu olunabileceğini öğrendik. Eğer az ile mutlu olmayı başaramazsanız, her şeye sahip olsanız da başaramazsınız. … Sosyalizm, çok farklı anlamlar yüklenilen ve karmaşıklaştırılan bir sözcük haline geldi. En yalın haline indirgemek gerekirse: Biz insanların özgürlüğü ve eşit haklara sahip olması için mücadele ediyoruz.”*
Pepe, bu yılın başında yaptığı açıklamada, Nisan 2024’te teşhis edilen yemek borusu kanserinin karaciğerine sıçradığını ve artık tedavi görmeyi kabul etmeyeceğini açıklayıp “Döngüm sona erdi. Samimi olarak, ölüyorum. Ve bir savaşçının da dinlenmeye hakkı vardır” diyerek yaşadığı çiftlik evindeki sekoya ağacının altına, köpeği Manuela’nın yanına gömülmek istediğini söylemişti. Dediği gibi oldu ve şimdi çiftlik evindeki sekoya ağacının altında, köpeği Manuela’nın yanında ve bize şunları söylüyor hâlâ:

“Hayat güzel bir macera ve mucize. Mutluluğa değil zenginliğe odaklanmış durumdayız. Sadece bir şeyler yapmaya odaklanıyoruz ve siz farkına varmadan hayat geçip gidiyor …”
Bu sözlerinin insanlaştırıcı etkisini ne denli farkedebiliyor ve dolayısıyla değerlendirebiliyorsunuz bilemem …
“Ama montaj ama değil” ya da “Ananı da al git” ya da “Faiz sebep enflasyon netice” ya da “itibardan tasarruf olmaz” gibi sözleri düşünün desem … Görüyorsunuz değil mi, aradaki fark farklı dünyalar kadar!
Bir de Pepe’nin politik yaşamına bakalım: Politikaya, 1960’lı yılların ikinci yarısında Küba devrimine sempatiyle kurulan ‘Tupamarolar’ın liderlerinden biri olarak giriyor. 1973’te Uruguay’da askeri diktatörlük ilan edilince tutuklanıp 12 yıl boyunca hapiste kalıyor. Bu yıllar içinde ağır işkenceler görüyor. 1985 yılında diktatörlüğün sona ermesinin ardından serbest bırakılıyor. Sol görüşlü bir koalisyon olan Geniş Cephe (Frente Amplio) hareketine katılıp 1994’te parlamentoya giriyor ve Tarım Bakanı oluyor. 2010-2015 yılları arasında ise Uruguay Devlet Başkanı olarak görev yapıyor. Başkanlık sarayında yaşamayı reddederek, eşiyle birlikte Montevideo yakınlarındaki bir çiftlikte kalan, hastanede muayene olmak için sıra bekleyen, maaşının büyük kısmını hayır kurumlarına bağışlayan Pepe, 2015 yılında başkanlık görevini bırakıp küçük bir çiftlikte mütevazı bir yaşam sürüyordu … Bu tercihleri, onun ‘Dünyanın en yoksul başkanı’ olarak anılmasına neden oldu.

Peki o bu sıfatlandırma hakkında ne diyordu?
“Yoksulluğu savunmuyorum, sadeliği savunuyorum. Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik. Büyüme olmazsa bu üzücüdür. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik. Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Bir şey satın aldığımda ya da siz bir şey satın aldığınızda karşılığında para vermiyorsunuz, verdiğimiz aslında vaktimizdir. O parayı kazanmak için harcadığımız vakit. Arasındaki fark: Yaşamı satın alamazsınız. Yaşam akıp gider. Hayatı boşa geçirmek, özgürlüğünü kaybetmek, korkunç bir şeydir …”
2015 yılının Kasım ayında, CHP’nin daveti üzerine Galatasaray Meydanı’ndaki Cumartesi Anneleri’nin 553. hafta eylemine de katılmıştı. Onu, ‘Cumartesi Anneleri’nin veda mesajıyla uğurlamak bana iyi gelecek … Size de iyi gelir, sizi de zenginleştirir diye düşünüyorum …
“Uruguay’ın efsanevi eski Devlet Başkanı Jose Mujica’nın vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz. Görev süresi boyunca sergilediği mütevazı yaşam tarzı ve insanî duruşuyla yalnızca ülkesine değil, tüm dünyaya ilham kaynağı olan Mujica, bizler için de unutulmaz bir isimdi. ‘Acılarını yakînen bildiğimiz insanlarla dayanışma göstermek istedik’ diyerek 553. hafta oturmamıza katılması, onun dayanışma ruhunu bir kez daha gözler önüne sermişti. Güle güle Mujica … Kalplerimizde ve bu dünyada derin izler bırakarak aramızdan ayrıldın.”
Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve gençlerimizin bayramını O’nunla birlikte kutluyorum.
* Mujika’nın hapishane süreci sonrası 1985 yılında yeniden aktif siyasete başlamaya dair yaptığı bu konuşma, 19 Ocak 2025 tarihli BİRGün gazetesinde yayınlanan “Hatırlatmalar/Hadi Pepe bir daha yapalım” başlıklı haber-yazıdan aktarılmıştır.
——————————————————————————————————————
——————————————————————————————————————
Başka Türlü Bir Şey*
Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava
Nerede gördüklerim, nerede o beklediğim
Rengi başka, tadı başka
Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığımdan uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince, dalın yüksekliğince rüzgârda
Ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince
Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava
Nerede gördüklerim, nerede o beklediğim
Rengi başka, tadı başa.
* Yeni Türkü’nün şarkısı/1986



