BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
İstenir ki, yukarlarda bir yerde öylece asılı duran o daracık yuvarlak yere asla bakılmasın. Alaca nemli ve renksiz darlıklara sıkışıp yaşasın insanlar gökyüzüsüz karanlık kuyularda … Ola ki bakan olursa, olur a ‘umut tehlikesi’ belirebilir diye. Bu yüzden ‘tedbir üstüne tedbir’: “İlle de çiçeklerin üstüne basılacak’!
Hep şu denile denile büyütülmedik mi: ‘Sola bakma, bakma sağa, hem önüne bak hem de gözlerini kapa!’
Herkes biliyor: Gözlerin ulaştığı yerlere gönüller kapılıverir diye böyledir bu.
Bu nedenle “göz görmeyince gönül katlanır” demez miyiz!
Beklenen: Gönüllerimizi kaptırıverdiğimiz her kimse, her neyse ya da neresiyse ona/oralara yönelmesi değil midir adımlarımızın … Tam ‘aksi’ de olur elbette. ‘Tercih meselesi’ der geçeriz. Dolayısıyla, başımıza ne gelmişse ya da kaçırdığımız tüm fırsatların nedenleri arasında ilk sıradadır tercihlerimiz.
Adımlarınız hep hayâl edilene, umut edilene yönelikse, yani içinde ‘aşk’ varsa tereddütsüzsünüzdür.
Arapça’dan intikal ‘tereddüt’ sözcüğü için önerilen; ‘dönseme’, ‘git gel’, ‘kararsız kalma’ seçeneklerinden en çok ‘dönseme’yi severim. Tereddüt de çok keyifli bir sözcük olduğu için onunla sürdürüyorum ama hafif hafif bir ‘dönseme’ esintisi de gelsin istiyorum dil dünyamızdan … (Dil, neden yaşıyor olduğumuzu tatlı tatlı hissedebilelim diyedir çünkü.)
Tereddütsüzseniz, yol ayrımlarında kısa bir soluklanma kadar dursanız da geri adım atmazsınız!
Adım gibi eminim bundan!
Bütün engebe, dolambaç, iniş ve çıkışlarıyla yollar, gitgelleri olmayan kararlı insanlarla yürünürse yol olurlar.
Ortak hayâllerle, ortak umutlardır ki yolları yol insanları da yoldaş yapar. İnsanları insan yapar.
Hayâl damarıdır çünkü insanı insan yapan.
Bu bakımdan, Atatürk’ün: “Sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözünü, ‘hayâlsiz kalmış bir toplumun’ diye de başlatabilirsiniz.
Hayâlsiz bir hayat olur olmasına da tadı tuzu olmaz. Bu kesin.
…
“Gerçekleşmesi olanaksız veya çok zor olan, düş, rüya” deniyor sözlüklerde hayâl için.
Ne denirse densin ama asla ve asla ‘gerçek dışı’ olarak tarif edilmesin ‘hayâl’ dediğimiz şey. Çünkü sözünü etmeye çalıştığım ‘hayaller’, geleceğin kurgulanması için olmazsa olmazlarımızdır, kaçınılmaz başlangıçlarımızdır. Bu bakımdan, kimilerine ‘olmayacak dua’ gibi gelse de şu tanıdık sloganla özetleyebilirim duruşumu: “Gerçekçi ol imkansızı iste!”
Bunu duyduğunuzdan eminim. Mücadelelerimizin ekseninde hep Ernesto Che Guavara’nın (14.6.1928 – 9.10.1967) bu sözüyle koşa koşa geldik bugünlere. “Şanlı Dev Genç” sloganlarıyla alkışlar arasında bir büyük miting alanına girer gibi yaşadık hep … “Çiçekleri sulayan çocuklar” olarak hep ‘haklı sınıflar’ın öğrencileri olarak yaşadık … Can Baba’nın (Yücel) (21.8.1926 – 12.8.1999) şu güzelim “Güzele” şiiri gibi ölümsüz …
…
Dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık
Yalnız senin küçücük elinle yalnızlık
Kandilli ilkokulu kadar kalabalık
Zilleri çaldığında düşlerinin
Sınıfların kapıları ardına kadar açık
Gökyüzünün, denizin, toprağın, hayalle emeğin
Haklı sınıfları
Belki de baskın korkusuyla vefasız, akıntıya atılan
Kitaplar var ya, onlardan
Öğrenmiş Marx’ı gümüş balıkları
Ve belki de onun için o kadar,
O kadar aydınlık ortalık …
Sen ki çiçekleri toplamayan güzelim
Çiçekleri sulayan çocuk
Ve ben ki buruk ve kavruk
Bir ihtiyar adamım artık
Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok
Ve anladım, anladım ki bir daha
Düşünde bile göremez işler
Düşlerin gördüğü işleri.
…
2. Abdülhamit’in dördüncü kuşak torunu olan Abdülhamit Kayıhan Osmanoğlu’nun İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden aldığı lisans diplomasının sahte olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi sonrasında yaptığı açıklamada: “Asalet iftiraya cevap vermez … Vakti geldiğinde konuşacağım. O gün geldiğinde hakikatin sesi iftiranın çığlığını susturacak” gibi bomboş ve 15 Temmuz darbe girişiminin bir numarası olduğu suçlamasıyla 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan eski hava kuvvetleri komutanı orgeneral Akın Öztürk’ün de, Yargıtay’ın kısmî bozma kararı sonrasında Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde alınan ifadesinde, 2011 yılında Şırnak’ın Uludere ilçesinde 34 vatandaşın bombalanarak öldürülmesine ilişkin, “Emri kimin verdiğini biliyorum, ama şimdi değil, zamanı gelince söyleyeceğim” gibi biçare sözlerini de şuracığa not ediyor ve diyorum ki:
Her şeyin içinin boşaltılmasına, sahtesinin yapılmasına, boş boş konuşulmasına giderek daha az şaşırdığımız ülkemizde artık gerçekten/gerçeklikten şaşmayan bir kararlılıkla ve hiç zaman yitirmeden ‘tek adam rejimi’ne karşı hayâl gücümüzü olabildiğince geniş tutarak, işimiz gücümüz ‘demokrasi için mücadele’ olmalıdır.
Bu düzen değişmelidir. Zamanı gelmiştir. Tam zamanıdır.




