Halim Şafak –
Yaşadığımız coğrafyaya bakarak belirtirsek, memleket hem kapitalizm hem de onun neoliberalizminin asıl alanlarından biri haline gelmiş teknolojiyle (Bilim gibi teknoloji de zaten son tahilde doğrudan iktidarla ve otorite ile ilgilidir ve onun temel araçları arasında gelir.) birlikte mekânsal anlamda müthiş bir hızla kendini yeniden inşa ederken kendini yabancılaşmanın ve sentetikleşmenin alanı haline de getiriyor. Böylelikle şehirler asıl ahalilerinden (Buysa bütün canlılar için her zaman daha uzağa yani periferiye sürülmek demektir.) “kurtarılarak” soylulaştırılıyor.
Muğla ve etrafının gördüğü mekânsal ve doğasal ilgiye bağlı olarak Milas’ın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Öyle de oldu. O da her şehir gibi dikeyleşirken eski mekanlarından, yabanından ve ilişkilerinden, yaşama biçimlerinden ya uzaklaşıyor ya da olumsuz anlamda değişim ve dönüşüm geçiriyor. Bununla da bitmiyor, eskinin mimari yapısı ve modernizmi yerini apartman temelli ya da yalnızca apartman olarak anlanan sorunlu bir modernizme ve betonlaşmaya bırakırken bir yandan da geçmişin mekânsal dünyasının içerenleri, alınlarına çakılmış bir tabela ve etrafındaki demir çitlerle ve onları sarmış apartmanların arasında ölüme terkediliyor.
Bu noktada kapitalizmin ve onun neoliberalizminin yerelselleşmesi ve bunun ağır sonuçları tartışma konusu bile edilmeyen üretim sayesinde de hem şehre hem de yabana dönük büyük bir yıkımın faili haline de geliyor. Tam da burada solun, üretim ilişkilerine yönelik tarihsel tartışması kendini üretim koşullarının dışında gerçekleştirdiğinden sorun daha katmerli ve içinden çıkılmaz hale geliyor.
Böylelikle hem merkezi hem de yerel iktidarın/otoritenin razılık gösterdiği ve aynı şekilde ahalileri razı ettiği hatta dayattığı ve böylelikle çoğalttığı bir şehirsiz şehirleşme (Murray Bookkchin) her geçen gün daha fazla görünürleşiyor ve asıl şehrin yerini alıyor. Biraz daha ileri giderek, ‘eski şehrin üstünde neoliberalizmin yeni şehirleri yükseliyor’ da denebilir.
Bunların yanı sıra her bir şeyi ekonomizmin ve onun yedeğindeki kendini sonuna kadar konfora açmış gündelik hayatın ikisinin tüketim kültürünün ve teknolojik araçlarının başka bir deyişle “ihtiyaç diktatörlüğü”nün belirlediğini düşünürsek, başta sözünü ettiğimiz inşanın hem şehre hem de yabana dönük bir yıkımın ve yok etmenin asıl suçlusu olduğunu söylemek de kolaylaşır.
Buysa uygarlığın ortadan kalkmamakla birlikte her anlamda dünyaya karşı her anlamda barbarlaştığını ve bunun en vahim karşılığının hem şehirde hem de yabanda yaşandığı ve bu gelişmenin dünyanın sonunu hazırladığını söylememizi de sağlıyor.
Buradaki saldırı iki yanlıdır ya da iki yanı vardır. Bir yandan şehir hem yabanı hem de çiftlik alanlarını, bahçeleri, zeytinlikleri ve ormanı daha çok büyüme olarak açıklanan bir işgalle imha edilip betonlaştırırken bir yandan da fosil yakıtlarla yaban da (köyler, kasabalar, mahalleler, zeytinlikler, ormanlar vs.) benzer bir akıbete uğramaktadır.
Bunların yanı sıra tek üretim biçimi olan inşaat üstünden eski şehir de aynı kaderi yaşamaktadır. Bu noktada ahaliler her geçen gün daha da işgal edilen periferiye sürülürken şehir merkezi başta belirtildiği gibi hem soylulaştırılmakta hem de yalnızca alışveriş yapılabilen ama ondan da önemlisi gözetlenen, denetlenen ve kontrol edilebilin kapatılma mekânı haline getirilmektedir. Richard Sennett’in “şehir temassızlık demektir ve insanlar ancak alışveriş yaparken karşılaşırlar”dan kastı tam da budur.
Ama bu, sınırları ve kuralları baştan belirlenmiş bir alanda ya da mekânda yaşamaktan başka bir şey değildir. Böylelikle şehir geçmişin hapishane, hastane ve barınak ve daha başka mekânlarını içine alan yeni bir kapatılma mekânı olmaktadır. John Berger’in, dünya bir hapishane hepimiz hapishane arkadaşıyız demesinden de ancak bu anlanabilir.
Söz konusu mekânsal değişim ve dönüşümü geçen işgal ve eko-kırım karşısında Milas ve etrafında baskın olan reddetmekten ve ona göre mücadele etmekten çok kabul ve onaylamadır. Yine Milas’a bakarak belirtirsek yetmişlerin sonundan beri iş imkanı ve üretim üstünden kabul ve onay gören termik santraller ve fosil yakıt temelli bugün yaşamakta olduğumuz ve gelecekte daha şiddetlisini yaşayacağımız eko-kırımı da ancak bu durumla açıklayabiliriz.
Ama bunlardan da önemlisi, tartışma konusu bile edilemeyen üretim koşullarının yabanda ve şehirde oluşturduğu tahribat ve yıkımdır. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi çevresel etkisi pek olmayan seçeneklerin tersine fosil yakıtta ısrar edilen ve yabanı bu temelde talan eden kapitalizm ne yazık ki fosil yakıtla çalışan termik santrallar üzerinden sürdürülen hem yabana hem de köylere dönük politika bölgeyi ne yazık ki her anlamda yaşanamaz hale getirmektedir. Başka bir deyişle neredeyse her anlamda ve tekrarla bir eko-kırım yaşanmaktadır. Tam da burada Lawrence Summers’ın “fakirler daha ucuzdur!” demesinin hem yoksullarda hem de gelişmemiş ülkelerde oluşturduğu sonuçları da göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Buraya kadar anlatılanlardan hareketle şehrin yeniden inşası ve yabanla ilişki olmaktan çıkan ve teknikleşen ilişki için söylenebilecek olan tek şey her anlamda onun imha hazırlıklarından başka bir şey olmadığıdır. Yıllar önce birkaç köyün başına gelenler bugün bir kez de İkizköy, Karacahisar, Çamköy ve üçünün de yabanında bir daha yaşanmaktadır. Bu noktada fosil yakıtı ve bunun üretim koşullarını tartışmayan ve hatta fosil yakıtı reddetmeyen solun bundan acilen vazgeçmesi ya da kurtulması enerji olarak fosil yakıtın dışında alternatif bir dünyanın ve şehrin inşası için mücadele etmesi gerekiyor.
Bu noktada Michael Löwy’nin belirttiği gibi hem mülkiyet biçimlerinin hem üretim sistemlerinin ekolojik olarak yeniden düzenlenmesi ve demokratik yöntemlerle bu türden bir değişim ve dönüşümün inşa edilmesi gerekiyor. Yanı sıra “kapitalist genişleme buyrukları adına doğal ortamların yıkımı ve kirlenmesi”ne de sonuna kadar hayır demek gerekiyor.
Ne yapılabilir sorusunu ise tüm dünya için yine Michael Löwy yanıtlıyor: 1. hangi ürünler sübvanse edilmeli ya da bedava dağıtılmalı; 2. ilk etapta en ‘kârlı’ olmasa da hangi enerji seçeneklerinin devam ettirilmesi gerektiği; 3. toplumsal ve ekolojik kriterler doğrultusunda ulaşım sisteminin yeniden yapılandırılması; 4. kapitalizmin ‘miras’ bıraktığı dev çevre zararlarını en kısa zamanda tamir etmek için hangi önlemlerin alınacağını ve… daha nicelerini tarif eden yerel, ulusal ve er ya da geç uluslararası bir demokratik planlama” şarttır.
Bütün bunlarsa yerel ahaliler/halklar, kadınlar ve gençlerin ortak ve kararlı mücadelesi ile ancak mümkün olabilir ve gerçeklik kazanabilir deyip bahsi şimdilik bitirelim.



