milas yazıları / on
HALİM ŞAFAK –
-Osuruklu Ahmet’e (Demirkapı), Sağır Musa’ya (Demirkapı) ve geçmişin bütün zanaatkâr ve ustalarının anısına ve emeğine saygıyla-
Solun “çalışma düşüncesi”ni en çok olumladığı ve yücelttiği dönemler sanayinin teknolojikleşmediği daha çok insan gücüne ve emeğine bağlı olduğu zamanlardır. Aslına bakılırsa işçi sınıfına dönük mücadele çağrıları ve gelecek projeleri de aynı dönemde ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfı mücadelesi dediğimiz şey de büyük ölçüde onların dünyaya verdikleri emekle ve emeğin sömürüsü ile ilgilidir.
Ne var ki sanayileşmenin orda kalmayacağı bir zaman sonra tamamıyla yerini teknolojik olana bırakacağı düşüncesinin büyük ölçüde olumlanması hatta bunun büyük bir insanlık yaratacağı tartışması ve sorunlu öngörüsü ne yazık ki insan gücü ve emeğine dayalı bir dünyanın aleyhine sonuçlar ortaya çıkarmıştır, çıkarmaya da devam etmektedir.
Kapitalizmin hem teknolojikleştiği hem de sanallaştığı yani tekno-kapitalizmi yaşadığımız bir zamanda insan gücü ve emeği geri çekilmek zorunda kalırken bu temeldeki mücadele ve gelecek öngörüleri de sürmekte olan emek sömürüsüne rağmen etkisizleşiyor. Bu noktada işçilerin bu dünyada yaşayan herhangi bir insan konumunu kazanması ve sınıfsal özelliklerini büyük ölçüde kaybetmesi ve verili olana eklenmesi de aynı dünyanın sonucudur.
Uygarlaşma ve onun artık kendini her geçen gün daha teknolojikleşme, teknikleşme ve bu temelde bir yabancılaşma ile ifade ettiği bir sanayi üretimi ve büyüme karşısında geçmişin hayatlarının, onların ustalık ve zanaatkârlıklarının sonuna geldiğimizi ne yazık ki söylemek zorundayız. Dünya artık sanayilerin ve onların her türden seri üretiminin dünyasıdır.
Ustalarının çoğu Rum ya da Ermeni ya da onların yetiştirdiği Türkler, Kürtler olan demirciler, bakırcılar, marangozlar, terziler, tenekeciler ve daha başka meslek erbabı usta ve zanaatkârlar günümüz dünyasında özellikle bizim gibi hızla teknolojikleşen ülkelerde artık azınlık bile değillerdir. Hayatta kalanların büyük çoğunluğu da ya montaj sanayisinin bir parçası olmuştur ya da bir fabrikada ustabaşıdır. Kendini ve dükkanını ayakta ve hayatta tutmaya çalışan her kasabada, köyde birkaç kişi ise her anlamda direnmeye çalışmaktadır.
Biliniyor: Sanayi öncesi dünyayı onun mekan ve nesnelerini her anlamda zanaatkârlar ve ustalar tasarlamış ve inşa etmişlerdir. Richard Sennett zanaatkârlığı sanayi toplumunun gelişmesiyle birlikte ortadan kalkmakta olan bir hayat tarzı olarak görürken zanaatkârlığı sürekli temel insan dürtüsü ve kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusu olarak açıklamasını bunun bir parçası olarak okumak gerekir (Zanaatkâr, çeviri: Melih Pekdemir, Ayrıntı, 3. Basım, 2019, İstanbul, s.21)
Bu noktada zanaatkâr ve ustaların, onların kalfa ve çıraklarının, amelelerin yani insan emeği ve gücünün oluşturduğu dünya ile bugün arasında bir karşılaştırma yaparsak geçmişin iptidai ve ilkel ama aynı zamanda fazlasıyla insani kalacağı açıktır. Bugünse ancak teknolojik ve teknik olanla açıklanabilir ki bu da insani değildir.
Üstelik insan gücü ve emeğine (İnsan emeği ve gücünün yanına kendi arzuları dışında yararlandığımız hayvanların gücü ve emeğini de koymalıyız) dayalı dünya artık büyük ölçüde geride kalmıştır ve hala ayakta olan ne varsa onlar da büyük bir yıkım, yok olma ve yok edilme tehdidi altındadır. Bu durum, çevresel ve dünyasal olumsuz etkileri bir yana insan emeğinin ama daha çok kol emeğinin dünya üstündeki etkisini büyük ölçüde geriletmiş ve üretim üstünde belirleyici olmaktan çıkarmıştır.
Bunun en ağır sonuçları günden güne artan işsizlik bir yana zanaatkarlar ve ustaların dünyasında yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Tarımın teknolojikleşmesinin ve teknikleşmesinin bir sonucu olarak az topraklı çiftçilerin, amele ve rençperlerin durumunu da aynı çerçevede değerlendirmek gerekir. Çok gerilere gitmek gerekmiyor; altmışlar, yetmişler hatta seksenlerde büyük merkezler dışında özellikle küçük şehir, kasaba, köy, mahalle ve mezralar sözünü ettiğimiz dünyanın parçası ve asıl alanıydılar. Kasaba ya da kasaba irisi Milas da aynı dünyanın mekanlarından biri sayılabilir.
Türk sağının DP’den bu yana neredeyse ellilerden beri talep ettiği tarımsal mekanizasyon ve teknolojikleşme sonunda tam bir aşırılıkla gerçeklik kazanmakla kalmamış dünyayı belirler olmuş bunun karşısında insan gücü ve emeğine dayalı ilkel ve doğal üretim biçimleri marjinalleşmiş ve onlara ulaşılması zorlaşmıştır. Ama bunun karşısında kapitalizmin içinde bu temelde büyük çoğunluğun ulaşamayacağı bir sanayi de oluşmuştur.
Devam edelim… Geçmişin özelliği dünya işlerinin büyük fabrikalardan çok işlik, atölye, dükkan ve aile işletmeleri üstünden hallediliyor olmasıdır. Söz konusu yıllarda makinalarla dondurmasını yapan üç-beş pastane varsa da asıl dondurmacılar kendi dondurmalarını ilkel koşullarda yapıp mahalle arasında satanlardır. (Yetmişlerin ikinci yarısında on beş-on altı yaşında Dörtyol’da İbrahim Özgün’ün Buz Fabrikası’nda Mahir ve Nail ustalarla çok erken başlayan mesaimiz hep bu dondurmacılar içindi.) Benzer bir şey kurabiye, şam tatlısı gibi tatlıları evlerinde yapıp mahalle fırınlarında pişirip satanlar için de söz konusu edilebilir. Aynı yıllarda özelikle kışın kahvehanelerde satılan tarçın ve somataları ise Giritli ustalar üretiyordu.
Köylünün büyük çoğunluğu kendi ekmeğini yani bazlamasını yapıp yerken Milas’ta yaşayanlar fırınlarda ustaların yaptığı ve pişirdiği ekmekleri, gevrekleri ve tatlı mayaları yiyordu. (İronik bir not olsun: Talas’ta yaşayan kimi köylü arkadaşlar bugünlerde köyden yufka getirmek yerine köye giderlerken yanlarında yufka götürüyorlar!) Düğün, mevlüt ve ölü yemekleri evlerin bahçelerinde, avlularında kadın aşçılar tarafından pişiriliyordu. Evlere girildiğinde kimilerinde ispirto ocağı, piknik tüp, tüplü ocak mevcutsa da aklınıza gelen her türlü yemek ocaklarda, fırınlarda odun ateşinde pişirilip yeniyordu.
Malum, daha Melamin ve Noramin ortaya çıkmamıştı o yüzden kap kacak ve benzeri şeyler topraktan, ağaçtan ve bakırdandı. Porselen tabaklar daha çok zenginler içindi, onların evlerinde bulunuyordu. Su bakır kaynatmalarda kaynatılıyor hem çocuklar hem çamaşırlar tahta teknelerde yıkanıyordu. Olmadı köylerin ortak çamaşırhanesinde ya da derede, pınarda, Sarıçay kenarında önce sabunlanıp sonra tokaçlanıp durulanıyordu. Ne Tursil, ne Omo, ne Persil, ne Alo, ne de Mintaks hayatımıza bu kadar girmemişti.
Aynı biçimde kendi arzuları dışında özellikle çiftçilikte ve taşımada hayvan gücünden yararlanıldığı için başta nalbantlar ve semerciler olmak üzere zanaatkarlar ve ustalar önemliydi. Sabanların pullukları, çapa ve küreklerin ağızlarının açılması ve tarım aletlerinin yapılması da ustaların işiydi.
Evin kerpiç ya da taş duvarları, çatısı, tavanı, zemini, kapıları, camsız ve kanatlı pencereleri, gömme ve tel dolaplar, yüklükler, elmalıklar, çanaklıklar, mutfak rafları, ocaklar ve onların bacaları bahçenin, bağın ortasındaki taş kuyu hep usta ve zanaatkârların ürünüydü. Kerpiç ve taş kuyu ustalarının hiçbiri bugün ihtimalen yaşamamaktadır. Ücra bir kaç yerde birkaç kuyu (Biri Sarıçay’ın orda Akyarlar’ın tepesinde bir yerdedir.) başında tulumbası ya da ipin ucunda bakır (kova) sallanan çıkrığıyla kalmışsa kalmıştır.
Giyim dendiğinde ise ilk akla gelen kumaş satan mağazalarsa, ikincisi terzilerdir. Çocukluğumuzda don, göğüslük ve pijamalarımızı mahalleden Dudu Kadın (Bazlamba), gömleklerimizi Terzi Sabahattin, pantolon ve ceketlerimizi de Terzi Neyfel (Akbaş) dikiyordu.
Herkesin köyde ya da Milas’ta terzisi vardı. Kadınlar ve genç kızlar evlerde evin, tarlanın, bahçenin işinden arta kalan zamanlarda el işi yapıyor oya, kanaviçe işliyor, halı, kilim, yaygı dokuyorlardı. Yine kadınlar, kızlar zaman buldukça elde kirmen yün eğiriyorlardı. Hatta daha düne kadar o Salı pazarına doğru inen merdivenler bunların sergilenip satıldığı pazardı. Bugünse arastada bir avuç kalan terziler pantolon, ceket, gömlek dikmekten çok tamir işleri ve ütü yapmaktadır. Kadınların el işleri ise nerdeyse hiçbir pazarda yoktur. Her bir şey artık sanayi ürünüdür. Sanayi genç kızların çeyiz sandığını büyük ölçüde ele geçirmiştir.
Dünya kerpiç, taş, ağaç, tuğla ve demir mekanlar ve nesnelerden oluşuyordu. Beton ve onun türevlerinden briket daha dünyamıza tam olarak girmemişti. Desti, bardak, çanak, küp, çömlek desti ocaklarında yapılıp pişiriliyor ve pazara çıkarılıyordu. Bakır kaplar bakırcılar ve kalaycıların ortak ürünüydü. Yatak, yorgan, yastık yorgancıların elinden çıkıyordu. Evin odalarına, ağaçların altına yazılan hasırları, halıları, daha çok çaput kilimleri, kıl yaygıları kadınlar, kızlar evlerinde kendi tezgahlarında örüp dokuyorlardı. Eskiden Salı Pazarı’nın girişinde Toprak Pazar denilen yerde sıra sıra desticiler olduğunu artık kimse hatırlamıyordur. Güze doğru sırayla herkesin tütününü balyalayanlar da, sandıkları da çoktan tarih olmuştur.
Salı pazarının girişinde özellikle Dibekderelilerin evlerinde yapıp getirdiği süpürge, oklava, hapas, yassıgeç, elek ve kalburları da hatırlayanlar azalmıştır. Aynı biçimde hayıt, kargı ve söğüt dallarından yapılan sepet ve keletirler de (küfe) hatırlanmıyordur. Şimdilerde öyle bir ihtimal yoktur da yetmişlerin başında Merkez Ortaokulu’nda El İşi Ev İşi dersinde öğretmenlerin bize oklava, hapas yapmayı ve file örmeyi öğrettiğini buraya not olarak düşüyorum. Hayvan emeğinin çok fazla kullanıldığı o zamanlarda pazarın girişinde ip, urgan ve daha başka at, eşek, fayton malzemelerinin büyük sergilerde satıldığı da birkaç kişinin zihninde kalmışsa kalmıştır. Memleketin çoğu yerinde at, eşek ve katırlar yabana salınıp kendi kaderine terk edildiğinden yine insan zulmü altında yaşamaya çalışmaktadır. Yozgatlı Abbas Sayar’ın daha çok Anadolu’da söz konusu olan atların eşeklerin kışın yabana bırakılmasını anlattığı “Yılkı Atı” romanı artık bugünün gerçekliklerinden biri olmuştur.
Devam edelim… Bugün sözü edilen mesleklerin epeyisi ya ortadan kalkmıştır ya da son demlerini yaşıyordur. Artık sonuçları bir yana tamamıyla sanayileşmiş ve seri üretime geçmiş bir dünyanın parçalarıyız. Tütün, pamuk ve zeytinin bütün yaşantımızı ve onun düzenini belirlediği zamanların çok uzağındayız. Tütün ve pamuğun başına gelenler belli, zeytinlerin başına da gelmeyen kalmadı, kalmayacak.
Sanayileşme her alan için artık neredeyse tek belirleyici olmakla kalmamış dayatılan bir şey haline de gelmiştir. İnsan emeği ve ustalık, zanaatkârlık temelli dünya bu sanayinin gerisinde az ya da çok bu teknolojikleşmeden kurtardıklarıyla yaşamaya çalışırken başta da belirttiğimiz gibi epeyi bir ustalık ve zanaatkârlık da tarih olmakla kalmamış onların dünyada bıraktığı izler de her geçen gün daha fazla silinmektedir.
Bütün bunların şehir ve kasabalar kadar onların ahalilerin hayatını bir daha geri dönülmemek üzere her geçen gün daha da teknolojikleştirdiğini ve teknikleştirdiğini ve bildik hayat olmaktan çıkardığını söylemek zorundayız. Böyle bir dünyanın insani olmadığını ve her geçen gün aynı insaniliğin biraz daha gerilediğini söylememiz bile gerekmiyor.
Aynı biçimde ürettiklerimiz, yiyip içtiklerimiz, giyip ettiklerimiz, mekan ve nesnelerimizin ve yaşadığımız hayatımızın da bu süreçlerden her anlamda etkileneceğini söylememiz gerekiyor. Bunun Milas gibi kasabaların geçmişten gelen özgünlüklerini, gelenekselleşmiş, biçim haline gelmiş insan davranışlarını ve yerel üretimlerini yok edeceğini ya da özgünlük olmaktan çıkaracağını da ne yazık ki biliyoruz.
Özetle teknoloji karşısında güce dayalı insan emeği ve onun geçmişten gelen çoğu gelenekselleşmiş ilkel ama doğal üretim biçimleri bir daha geri dönmemek üzere her geçen gün daha fazla dünyamızdan çekiliyor. Bunun hayati ve insani olumsuz sonuçlarını yaşıyoruz daha da yaşayacağız.
Dünyanın bu teknolojikleşmeden ve teknikleşmeden kurtuluşu ancak bize dayatılan ihtiyaç listesinden, tüketim kültüründen ve sözde konforlardan kurtulmakla ama onun kadar ilkelleşmekle belki mümkün olabilir. Bu ustaların ve zanaatkârların mütevazı ve tüketimin kültürünün dışında kalan dünyası olur mu bundan da emin olmak zor. Aynı biçimde insan emeğinin geleceğine ilişkin de umutvar cümleler kurabilecek durumda da değiliz. Geride kalan dünyanın bizim bildik dünyamız olacağı sorusuna da olumlu yanıt veremeyebiliriz. Bu yazı bizi en azından geçmişte iyi bir dünyada yaşatan usta ve zanaatkârlara saygı ve ilkellik çağrısıyla kendini ancak noktalayabilir.
(1 Haziran 2026, Lüksemburg)



