Halim Şafak –
Platonov’un “İnsan annesinin öleceğini bilir de evlerin öleceğini bilmez” demesinden çoğu canlı ve nesne gibi ev (konut değil) gibi mekânların da bir ömrünün olduğu ve eninde sonunda öleceği anlamı çıkartılabilir ama yetmez. Çünkü geçmişe ve bugüne bakarak özellikle topraktan, taştan, mermerden, tuğladan, demirden ve daha başka şeylerden yapılmış mekân ve nesnelerin bin yılları geçen bir ömrünün olduğunu söylememiz mümkündür. Aşkıdil Akarca’nın demesiyle, insan emeğinin araştırılması olarak kabul edebileceğimiz arkeoloji bu konuda bizi ikna edecek epeyi bilgi ve bulgu içeriyor.
Bugünün Avrupa ülkelerine baktığımızda bu bulgulara somutluk kazandıran örneklerin çoğu şehri (Prag, Trier, Lüksemburg, Strazburg, Brüksel vs.) belirlediğini ve çoğunluğun geçmişten kalma mimarı ve mekânsal yapısını, yabanını büyük ölçüde koruduğunu ve günümüzün neoliberal modernizmini ifade eden dikeyleşmenin eski şehrin etrafında oluştuğunu ve azınlıkta kaldığını anlamakta zorluk çekmiyoruz.
Yaşadığımız coğrafyada ise mekânı daha çok dikeyleşme ile ancak açıklayabiliriz. Bu dediğimizin en somut ve vahim örneği ise dikeylikte sekiz nokta küsurla Türkiye birincisi olmuş ve dünyada da birinci olmayı zorlayan Kayseri’dir. Kayseri düzeyinde olmasa da benzer bir dikeyleşme ve betonlaşma Milas için de söz konusudur.
Geçmişin bugün de ayakta olan ve içinde yaşanan geleneksel evlerinin neredeyse hepsinin modernizmin ürünü olduğunu ya da modernizmle az çok bir ilişkisinin olduğu ama insanı mutlu eden bir ilkelliği (Buradaki ilkellik kesinlikle olumsuz olarak anlanıyor değildir.) ve organikliği, ikisinin düzenini içerdiğini ve bu temelde bir ruhsallık yaşattığını söyleyebiliriz.
Bugünün modernizminin tersine bu evler bir, iki en fazla üç katlıdır ve hepsinin özgün bacası vardır. Neredeyse hepsinin önünde ya da arkasında yabanı çağrıştıran ama düzenlenmiş geniş bir bahçesi ya da avlusu mevcuttur. Bahçeyi çiçek ve ağaçlar doldururken avluda saksıya dikilmiş çiçek ve küçük ağaçlar vardır. Sokak eve dahildir, onun parçasıdır, o da benzer ilkel özellikler gösterir.
Milas’ın çoğu geçmişte kalmış, yıkılmaya terkedilmiş ya da günümüz modernizminin gazabına uğramış evlerinin de benzer özellikler gösterdiği söylenebilir. Çoğu toprak (kerpiç) taş ve tuğladan tavan, taban, kapı, pencere gibi unsurlar tahtadan çatı ya toprak ya da kiremittendir. Süs Yolu’ndaki iki katlı Macar evleri ile Menteşelerin Balavca kenarındaki evleri bunların en gelişmiş ve modern sayılabilecek örnekleri arasında sayılabilir.
Bize ihtiyaç olarak dayatılan ya da razı edildiğimiz çoğu kapitalizmin tüketim kültürü, tüketim modelleri ve onların yaşattığı iddia edilen konforla ancak açıklanabilecek uzun bir listeye bağlı olarak bu evlerin çoğu bir ucundan daha da modernize edilmiş, böylelikle de özgünlüklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir.
Bu süreç insanın toprakla ve yabanla bağını kesen ya da geçersizleştiren, ilişki olmaktan çıkaran ve teknik bir şey haline getiren yol, sokak ve cadde rejimiyle/sistemiyle birlikte tamamlanmıştır. Böylelikle de eskinin evleri organik özelliklerini kaybederlerken bir uçtan da fazlasıyla teknoloji temelli bir sentetikleşmeye uğramışlardır. Benzer bir şey ise ahalilerin ortak yaşama ve birlikte olma alanları olarak kabul etmemiz mümkün olan Gazino (Esentepe Parkı), Park, Süs Yolu gibi mekânlar için de ne yazık ki geçerlidir.
Bugün Milas’ın eski mahallelerini gezdiğimizde karşılaşacak olduğumuz vahim manzara bu geleneksel evlerin büyük çoğunluğunun tekrarla alnında bir tabela ve etrafındaki demir çit ile ölmeye terkedilmiş olmalarıdır. Restore edilen ev sayısı oldukça sınırlı iken geride kalanlar da büyük ölçüde modernleştirilmişler ve günümüze uygun hale getirilmişlerdir. Eski mahallelerde çoğu viran olmuş yüzlerce ev yeni nesiller tarafından kaderine terkedilmiş yıkılmayı beklerken ahaliler çoktan apartmanları doldurmuştur.
Bu belirtilenlerden hareketle çok uzun bir zaman beklemeden Milas’ın mekânsal dokusunun büyük ölçüde değişeceği ve bütün şehirleri saran bir tektipleşmenin ve sentetikliğin, tabii dikeyliğin bir parçası olacağını ve eski şehrin adım adım ortadan kalkacağını ve geçmişle restore edilmiş çok az bir ev ile ilişki kurmak zorunda kalacağımızı iddia edebiliriz.
Şehrin ve memleket yüzeyinin devletten çok ya da onun kadar sermayenin hem iktidar hem de oyun alanı haline gelmesi bir yana büyümenin tek öğe olarak kabul edildiği bir ilerleme düşüncesinin tek üretim biçimi olarak inşaatı merkezine aldığını ve bu temelde bütün şehirleri olumsuz anlamda değiştirip dönüştürdüğünü bunu yaparken sokakların, mahallelerin hatta köylerin ahalilerini sürgüne gönderdiğini düşünürsek bunu da başka bir özgünlüğün kaybı olarak kabul etmemiz mümkündür.
Bu noktada sağın üç halinin de (muhafazakârlık, islamcılık, milliyetçilik) verili olan dışında her hangi mekânsal ya da doğasal bir şeyi koruma, kollama ve muhafaza etme gibi bir sorununun olmadığını biliyoruz ama bunun yanında solun da özellikle bize özgü (!) sosyal demokrasinin mekânsal olanla ilişkisinin baştan beri sorunlu ve eksik olduğunu, bugünün modernizmiyle hesaplaşma ve buna göre mekânsal bir dünya, yaban ve birlikte bir yaşama oluşturma, bunun mücadelesini verme konusunda hala güçlükler yaşadığını ve yerel yönetimler üstünden yapıp ettikleriyle verili olana eklendiklerini ve onu daha da çoğalttıklarını da bilmiyor değiliz.
Öngörebiliriz, tıpkı bizden önceki İstanbul, Bodrum gibi örneklerde olduğu gibi zaman içinde Milas’ın ahalileri de, yerel halkları da bu şehrin yeniden inşasına ve eko-kırıma bağlı olarak yaşadıkları evleri, sokakları, caddeleri, mahalle ve köyleri, kasabaları ya terk etmek ya da daha da gerilere çekilmek hatta yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalacaklardır.
Bir kez daha malumun ilanıdır ki epeyidir Milas’ın herbir yerinde kapitalizmin, başka bir deyişle sermayenin inşaat, fosil yakıt ve daha başka üretimler temelli barbarlığının hayaleti dolaşmakla kalmıyor her geçen gün daha fazla ete kemiğe bürünüyor ve şehri işgal ediyor.
Geçmişin evlerinin yerini her geçen gün üç-dört ve daha fazla katlı apartmanlar alıyor. Aynı biçimde geçmişin tütün, pamuk, incir, meyve ve sebze bahçeleri, zeytinlikler de benzer bir akıbeti ve kaderi yaşadı/yaşıyor. Siteler, AVM’ler, işyerleri her geçen gün daha fazla çoğalıyor ve yukarıya doğru yükseliyor. Yataylık, yerini her geçen gün daha fazla dikeyliğe bırakıyor. Ne yazık ki bu toz duman içinde bölgeye dönük fosil yakıt politikasının ve onun üretim koşullarının her anlamda hareketli ve hareketsiz canlılar başta olmak üzere yol açtığı zararlarla bu vahim tablo tamamlanmış oluyor.
Franco “Bifo” Berardi’nin demesiyle, uygarlığın ortadan kalkmadığı ama her geçen gün daha da barbarlaştığı ve bağlı olarak insanın insan olarak kalma ya da Giorgio Agamben’in demesiyle, insanın tekrardan insanlığına dönme ihtimalinin her geçen gün daha fazla güçleştiği ve zor olmayı geçtik imkânsız hale geldiği, dünyanın her anlamda kapitalizmin ve onun barbarlığının açık pazarı olduğu zamanlar yaşıyoruz. Bunun daha çok yerele dönük bir kıyımın başlangıcını oluşturduğunu hatta orayı da geçtiğini ne yazık ki yazabiliriz.
Platonov’un dediğine tekrar dönersek, evler de ölür ama daha çok öldürülür. Ormanlar da ölür ama daha çok öldürülür. Aynı biçimde hareketli hareketsiz canlılar da, yeryüzü de (su, hava, toprak vs.) ölür ama daha çok öldürülür.
Bugün yaşanmakta olan bundan başkası değildir. Dünya insan ve onun araçları ve düzenleri üstünden kendi sonuna doğru hızla gidiyor. Bu aynı zamanda bütün canlıların da sonu demektir.
Bunun tersine bir dünya kadar bugün ve gelecek için umudun var mı derseniz ona da yanıtım bellidir: yoktur! Bundan nerdeyse yirmi yıl kadar önce “dünyanın katili insandır!” diye bağır bağır bağırmıştım. Hala ordayım!



