BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Duymazdan, görmezden gelinmek sizi de rahatsız etmez mi? Sanırım herkesi eder. Üzer.
‘Yokmuşsunuz muamelesi’! Hükümsüzlük hissi. Peşindeki ‘hissizlik hükmü’ ile birlikte ayrılmaz ikili. Bir bakıma ‘en büyük yoksulluk’tur aslında bu. Üstelik, ortadan kaldırabilmek için herhangi bir kolay siyasal çare de yoktur … ‘Ne hali varsa görsün’ denilmiş de terkedilmiş gibisinizdir. O an, hem yalnız hem umutsuzsunuzdur. Unutulmaz bir umutsuzluktur. Yanlızlığın dibidir. İnsanın bütün hisleri çok ağır yükler altında ezilir adeta. İnsan hep bu yüzden üzülür zaten. Zaten üzülmek de hislerinizin ezilmesinden başka bir şey değildir. İnsan olabilmek adına sahip olduğunuz bütün his hisseleriniz değerini yitirmiştir. Yok pahasına ortalık yerlere saçılmıştır. Boşunalıktır ya da ‘her şey boş’tur artık hislerinizin birincilik kürsüsündeki hissiniz … Her şeyin sonu mudur? Hayır, aksine tam da burada başlar aslında ‘sınıf bilinci’nin tarihteki rolü! En son ‘mutlu son’ umududur.
…
Hani, ekonominin dünyasında bir ‘gelir verisi’ olarak ‘yoksulluk sınırı’ diye bir çıta alçaklığı vardır ya: Üstünde olabilenlerin giderek azaldığı bir yer, bir statü, bir kategori … Hâliyle bu: Kapitalist üretim modelinin hem kaçınılmaz hem de en yaygın üretimi olan ‘eşitsizlik hâli’nin en sıradan göstergelerinden biridir, çok iyi bilirsiniz. Bir de ‘açlık sınırı’ var, onu da biliyorsunuz; bir türlü kapatılamayan bütçe açıklarımızla çoğalan gizli ya da açık açlık hâlleri … Bu hâllerden kurtulabilmenin elbette kestirmeden, kolay bir yolu yoktur tarihte ama: ‘Sosyalizm Seçeneği’ -her şeye rağmen, yani yaklaşık 150 yıldır muhtelif örnekleriyle mutsuz sonlar yaşamış ve hâlâ yaşatılmakta olduğu iddia edilen çok sancılı, çok ağrılı, tartışmalı-tartışmasız başarılı-başarısız uygulamalara rağmen- ilk akla gelen, en yaygın ekonomik-sosyal-kültürel siyasal modeldir. Kim ne derse desin seçenektir. Seçenekler arasında en zor olanı belki de … Engebeli, dolambaçlı, sarp yollarda …
İşte; duymazdan, görmezden gelinmeler, o yollarda yoksulluk hallerimizden de beter bir yoksullaştırıcı etki yapar. Hatta açlık etkisi bile. Sıfır etkisi … Peşindeki ‘sınıf etkisi’ ile birlikte bir diğer ayrılmaz ikilidir o da … Mücadele sürer.
…
Gerçek zeka ürünü olan soruları sormanın haysiyetli gazeteciliğin esas görevi olduğu açık.
Gerçek gazetecilik yapamayanlar, yani sorulması gerekenleri sormayan-soramayanlar, eğer haysiyet sahibi iseler, bu durumlarının en çok farkında olanlardır. Soru gelir çünkü, durdurulamaz. Birikebilir. Zamanı beklenebilir. O bakımdan, gelir gelmez sorulmaz belki ama ille de sorulur. Sorulmaması mesleğin gereğini yerine getirmemektir. Sorulması olağandır. Sorulmaması ise, en hafifinden sancı vermelidir. Zamanla artıp dayanılmaz hale gelen bir sancı …
Ama bütün bunları ‘haysiyetli’ vurgusu eşliğinde yazdığımı yinelemem gerekiyor. Eğer yoksa, elbette sancı falan hak getire!
Çevir kazı yanmasın!
…
Boş boş bakan gözlerle yavaş yavaş yürüyüp gidiyorlar.
Gazetecilerin soruları havalarda kalıyor sanılıyor ama öyle değil. Yani, bilinen deyişimizle: ‘Kazın ayağı öyle değil!’
Örnekse, tam burada: ‘Bu ifade kalıbımızdaki gerçekten kaz mı ve onun ayağı mı’ sorusu da sorulabilir. Sorulmalıdır. Çünkü bu soru olmasa, ‘işin aslı, hükmü’ anlamında Arapça kökenli ‘Kaziye-i anha’ ifadesinin halk arasında döne dolaşa ‘kazın ayağı’ olarak dillendirilmesinden kaynaklı bir durumla karşı karşıya olduğumuz yönündeki güçlü iddialardan haberdar olunamaz. Dolayısıyla ‘soru’, dünya üzerindeki en yararlı şeydir. Olmazsa olmaz. Önündeki bütün engellerin kaldırılması gerekir. Yanıtlanması da şart değildir. Sorulması yeterlidir, hatta sadece sorulmuş olması yeter de artar.
…
“… Asgari ücrette emekçiler sizden bir müjde bekledi efendim, biraz daha sizin arttıracağınız tartışıldı? …”
“… Efendim İBB davası TRT’den canlı yayınlansın diye Sayın Bahçeli üçüncü kez çağrıda bulundu …”
…
Önceleri Cumhurbaşkanı yapıyordu bunu, şimdilerde bakanlar da başladı: Soruları duyuyor, soruların geldiği yöne doğru manalı -ya da manasız- hafiften bir bakışla, hiçbir şey olmamış, soru sorulmamış, duyulmamış gibi yapıp yürüyorlar. Orada bir gazeteci, bırakın gazeteciyi bir insan yokmuş gibi yürüyorlar.
Bu durumun, ilerleyen yaşlara bağlı ‘işitme kaybı’ olma ihtimali var mı? Bence yok. Bu, düpedüz, işlerine gelmeyen sorulardan kaçış.
Saygı ve sorumluluk dışı bir ‘yok sayma’ tavrı. Çoğalmaya da devam ediyor maalesef.
Soru soranların verdiği rahatsızlık biliniyor. Yıllar içinde, yüzyüze olunan siyasetçilere gerçek anlamda soru sorabilmenin giderek daha az rastlanır bir gazetecilik faaliyeti olduğunun herkes farkında. Bunun aksine, bazılarının ‘ısmarlama soru sorucu’ olarak kullanıldığına ilişkin örnekler ise çoğalıyor. Danışıklı döğüş sevimsizlikleri içinde herkes kendisine biçilen rolü oynuyor. Yapay.
Zekâ sahibi olmaya bile gerek yok. Okuma bilmek yeterli. Yazılı olanlar, uygun tonlama ve vurgularla okunsun yeterli. Buna gazetecilik, bunlara da gazeteci denemeyeceği belli. Soruları yanıtlayanlar ise içtenlikten yoksun siyaset erbapları … Masal dünyası.
…
Venezuella’daki peşpeşe iki depremi biliyorsunuz. O depremlerin yıkıntıları içinden bir fotoğraf var. O fotoğrafta neler görebiliyorsunuz?
Yıkımın ilk anlarındaki dayanılmaz seslerle başlayabilirsiniz örneğin … Sonra sonra, moloz yığınlarının dayanılmaz sessizliği içinde sadece ‘Sesimi duyan var mı’ sorusu … Yaşasın hayat!



