Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
“Yalnızlık; kimsenin seni aramaması değil, senin artık kimseyi aramak istememendir.”
Emil Cioran (Bu söz sosyal medyada Michel Cioran olarak dolaşsa da düşünürün doğru adı Emil Cioran’dır.)
İnsan, yalnız kalmaktan değil; içinde bir zamanlar taşıdığı umudun tükenmesinden korkar.
Çünkü telefonun çalmaması yalnızlık değildir. Bir mesajın gelmemesi de değildir. Asıl yalnızlık, telefon çalsa bile cevap verme isteğinin kaybolmasıdır. İnsanlardan vazgeçmek değil, ilişki kurma arzusunu yitirmektir.
Modern çağın en büyük trajedisi de tam burada başlıyor.
Kalabalıkların içinde yaşayan milyonlarca insan, aslında hiç olmadığı kadar yalnız.
Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite adlı eserinde şu çarpıcı tespiti yapar:
“İlişkiler artık kurulmak için değil, kolayca terk edilebilmek için tasarlanıyor.”
Gerçekten de dijital çağ, insanlara binlerce bağlantı sundu; fakat çok az gerçek bağ bırakabildi.
Eskiden insanlar birbirini görmek için yollar aşardı. Bugün ise aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirlerine ulaşamıyor. Çünkü mesafeler kilometrelerle değil, duygularla ölçülüyor.
Albert Camus ise insanın yalnızlığına farklı bir pencereden bakar: “Kışın ortasında sonunda anladım ki içimde yenilmez bir yaz var.”
Camus’nün bu sözü, yalnızlığın mutlak bir son olmadığını anlatır. İnsan bazen herkesten uzaklaşır; çünkü önce kendine yaklaşması gerekir.
Fakat her yalnızlık aynı değildir. Psikolojide iki farklı yalnızlıktan söz edilir.
Birincisi, insanın kendini dinleyebilmesi için seçtiği sağlıklı yalnızlıktır.
İkincisi ise yaşanan hayal kırıklıkları nedeniyle kurduğu tüm köprüleri yıkmasıdır.
İşte Cioran’ın sözünü ağır yapan da budur. Artık kimseyi aramak istememek… Bu, yalnızlıktan çok daha derin bir tükenmişlik hâlidir.
Viktor Frankl’ın şu sözü bu noktada adeta insan ruhunun röntgenini çeker:
“İnsandan her şey alınabilir; fakat bir şey asla alınamaz: Her koşulda tutumunu seçebilme özgürlüğü.”
Demek ki bizi tüketen yalnızlık değildir. Bizi tüketen, yeniden güvenebilme cesaretimizi kaybetmektir. Çünkü insan, ihaneti unutabilir. Hayal kırıklığını zamanla silebilir. Fakat yeniden inanmayı öğrenmek, en uzun yolculuktur.
Friedrich Nietzsche’nin şu cümlesi de bu gerçeği tamamlar: “Görünmez yaralar, en derin olanlardır.”
İnsan bedenindeki yaralar zamanla kabuk bağlar. Ruhundaki yaralar ise çoğu zaman sessizlikle konuşur. Belki de bu yüzden en çok gülen insanlar, en uzun geceleri yaşayanlardır. En kalabalık masalarda oturanlar, eve döndüklerinde en derin sessizliği hissedenlerdir. Yalnızlık, bazen odada tek başına olmak değildir. Bazen herkes yanındayken anlaşılmamaktır.
Bugün psikolojik danışmanlık merkezlerine başvuran birçok insanın ortak cümlesi şudur: “Kimsem yok.”
Oysa çoğunun ailesi vardır. Arkadaşları vardır. İşleri vardır. Sorun, insanların etrafında kimsenin olmaması değildir. Sorun, iç dünyalarına dokunabilecek kimsenin kalmamış olmasıdır. Belki de bu çağın en büyük yoksulluğu ekonomik değildir. Duygusal yoksulluktur.
Dinlemeyen kulaklar… Hissetmeyen kalpler… Ve birbirine bakıp gerçekten göremeyen insanlar…
Sonuç olarak Cioran’ın sözü, yalnızlığı değil; insan ruhunun yavaş yavaş içine kapanmasını anlatır. Çünkü insan, bir gün ansızın yalnızlaşmaz. Defalarca hayal kırıklığına uğradığında… Defalarca yanlış anlaşıldığında… Defalarca değersiz hissettirildiğinde… Bir gün telefonu eline alır. Rehberine bakar. Ve kimseyi aramak istemez. İşte gerçek yalnızlık tam da o anda başlar.
Ancak unutmamak gerekir ki, insan ruhu yeniden iyileşme gücüne de sahiptir. Umudunu tamamen yitirmeyen, yeniden güvenmeyi öğrenen ve kalbini hayata kapatmayan herkes, yalnızlığın en karanlık döneminden bile çıkabilir. Çünkü insanı hayata bağlayan şey yalnızca yanında bulunan insanlar değil; yeniden inanabilme, yeniden sevebilme ve yeniden güvenebilme cesaretidir.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla konuşmak değil; birbirimizi gerçekten dinleyebilmektir. Daha fazla kalabalıklar oluşturmak değil; daha derin ve samimi bağlar kurabilmektir. Çünkü insanı ayakta tutan, yalnızca başarıları ya da sahip oldukları değil; kendisini anlayan bir yüreğin varlığıdır.
Yalnızlık, insanın kaderi olmak zorunda değildir. Bazen tek bir içten selam, tek bir samimi dostluk, tek bir güven veren söz; uzun yılların sessizliğini sona erdirebilir. Bu nedenle insan, ne kadar kırılmış olursa olsun, kalbinin kapısını tamamen kapatmamalıdır. Zira umut, çoğu zaman en beklenmedik anda yeniden filizlenir.




