Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN –
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Bir restoranda yan masanıza oturan bir çifti izlediğinizi hayal edin. Dakikalarca birbirlerinin yüzüne bakmadan, telefon ekranlarında sessizce geziniyorlar. Sonra birden garson yemeği getiriyor, kadının yüzünde muazzam bir ışıltı beliriyor, erkek hemen en doğru açıyı yakalamak için ayağa kalkıyor. Birkaç saniyelik neşeli bir poz, ardı ardına patlayan flaşlar ve hemen ardından o büyülü anın sosyal medyaya yüklenmesi… Fotoğraf yüklendiği an, o ışıltılı gülümseme yerini yeniden telefon ekranının soğuk ışığına ve o derin sessizliğe bırakıyor. Çoğu zaman bu manzaraya bakıp “günün hastalığı” deyip gülümsüyoruz. Oysa bu basit kare, modern dünyanın en gizli ve en yıkıcı ilişkisel krizlerinden birini barındırıyor: Performanslı Yakınlık. Günümüzde artık ilişkilerimizi gerçekten yaşamıyoruz; onun yerine ne kadar mutlu, ne kadar tutkulu ve ne kadar “kusursuz” bir ilişkimiz olduğunu dijital bir sahnede sergilemeyi tercih ediyoruz.
Psikoloji bilimi, son yıllarda dijital vitrin ile gerçeklik arasındaki bu devasa uçurumun ruh sağlığımıza etkilerini derinlemesine inceliyor. Klinik araştırmalar, ilişkisini sosyal medyada en yoğun, en abartılı ve en “göze parmak” şekilde sergileyen insanların, baş başa kaldıklarında aslında en derin yalnızlığı ve iletişimsizliği yaşayanlar olduğunu gösteriyor. Çünkü bir ilişkiyi sürekli dış dünyaya kanıtlama çabası, partnerlerin birbirlerinin ruhuna dokunmak yerine, takipçilerin beğenisini kazanacak birer “içerik üreticisine” dönüşmesine yol açıyor. Psikologlar bu durumu bir tür sahte eş-mevcudiyet olarak tanımlıyor. Fiziksel olarak aynı masada, aynı yatakta olabilirsiniz; ancak zihniniz o anın getirdiği gerçek duyguda değil, o anın dijital yansımasının yaratacağı etkide yaşıyor. Bu durum, zamanla partnerleri birbirine yabancılaştırırken, içten içe büyüyen bir tatminsizlik ve köksüzlük hissi doğuruyor.
Meseleyi toplumsal boyuta taşıdığımızda ise sosyolog Erving Goffman’ın yıllar önce ortaya koyduğu o muazzam teori akla geliyor: Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu. Goffman, insanın sosyal hayatta sürekli bir vitrin arkasında, adeta bir tiyatro sahnesindeymiş gibi rol yaptığını söylerdi. Modern teknoloji, bu sahneyi cebimizin içine kadar soktu ve yirmi dört saat açık bir tiyatro salonuna dönüştürdü. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın bahsettiği o her şeyin hızla tükendiği, bağların gevşediği akışkan dünyada, artık aşklar ve evlilikler de birer tüketim nesnesi ve statü sembolü haline geliyor. Bir partner, hayatı paylaştığımız bir yoldaş olmaktan çıkıp, dijital profilimizi süsleyen, başarımızı ve mutluluğumuzu topluma kanıtlayan bir “proje ortağına” dönüşüyor. Sosyolog Hartmut Rosa’nın sosyal hızlanma teorisinde vurguladığı gibi, her şeyin bu kadar hızlı yaşandığı ve sergilendiği bir çağda, bir insanın ruhuyla rezonansa girmek, yani onunla gerçekten derin bir bağ kurmak için gereken o sakin, telaşsız zaman elimizden kayıp gidiyor.
Peki, bu dijital illüzyonun ortasında aşkı ve gerçek yakınlığı nasıl koruyacağız? En büyük tehlike, ilişkilerin kalitesini kalplerimizdeki huzurla değil, ekranlardaki beğenilerle ölçmeye başlamaktır. Gerçek yakınlık, filtrelere ihtiyaç duymaz; aksine kusurludur, dağınıktır, sessizdir ve en önemlisi de gizlidir. Bir ilişkinin en güzel, en iyileştirici anları, genellikle hiç kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği o sıradan ve savunmasız anlarda gizlidir.
Bugün sevgilinizin ya da eşinizin yüzüne bakarken, telefonunuzun kamerasını değil, kendi gözlerinizi bir ayna olarak kullanmayı deneyin. İlişkinizi dış dünyanın onayına sunmayı bıraktığınızda, o masadaki sessizliğin aslında ne kadar ağır bir yalnızlık barındırdığını fark edebilirsiniz. Önemli olan, dijital dünyaya mükemmel bir aşk hikayesi anlatmak değil; o hikayeyi odada hiç kimse yokken, ekranlar kapalıyken bile iki kişi olarak gerçekten, hissederek ve hakkını vererek yaşayabilmektir. Çünkü aşk, bir performans sanatı değil; iki insanın birbirinin kalbinde bulduğu o en kuytu, en sessiz sığınaktır.



