BAKTIKÇA – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
İnsan bazı şeyleri geç fark ediyor. Yaşayıp giderken. Yürüyüp giderken. Günler geçip giderken. Bitmek yokmuş gibi.
Yürüyordum yine. Kurumuş zeytin yapraklarının ayakkabılarımın altından gelen çıtır çıtır seslerini kaçıncı adımda fark ettim bilmiyorum. Yürüyordum.
Bir cenaze töreni için Bodrum Çömlekçi Köyü mezarlığındaydım. Tarih 20 Temmuz 2026. Günlerden pazartesiydi.
Unutulmaz günlerdir bazı günler. Yıllarca. O gün de öyleydi …
…
O gün, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52’nci yılıydı. Babamın 52 model Chevrolet’sinin farlarına ve stop lambalarına toz çiviti suyla uygun kıvama getirip sürdüğümüz o yılın o yaz gününü unutamam örneğin. Akşamüzeriydi. Mucizevi bir işti. Milli savunmamız için gerekeni yapmıştık. 35 DC 419, akşam saatlerinde seyir halinde olası bir hava saldırısının sebebi olmayacaktı artık. İzmir korumaya alınmıştı. Evlerin camlarına ışık geçirmez perdeler de asılmıştı. Olmayası bir ‘hava saldırısı’ ihtimali artık günlük yaşamımızın tam merkezindeydi. ‘Olmayacakmış duygusu’ egemendi ama ya olursa korkusu da gökyüzünde görüş mesafemizdeki yıldızların arasında kalakalmıştı. Artık yaz akşamlarında ‘yıldızların altı’nda buluşmalar tehlikeliydi. Saklambaç oynanmayacaktı. Ateşler yakılmayacaktı. Çocukluk işte: Sanki hep öyle kalacaktı dünya. Sıkıcıydı. Korkutucuydu. Gökyüzünde yıldızları çoğaltmıştı karartma, dolunayın mütevazi aydınlığı bile rahatsız ediciydi. “Allah korusun!” diye başlayan endişeli bekleyişlerle, bir yandan evlerimize yeni girmiş televizyon ekranlarında saat 18 ile 24 arasındaki yayınları izlerken öte yandan dışarıdan gelebilecek alışılmadık seslere kulak kabartarak oturuluyordu salonlarda … Sıcak salonlarda.
“Balkon kapısını açsak da cereyan yapsa biraz, çok sıcak oldu …”
Filmlerdeki gibi ‘karanlıkta siren sesleri’ mi duyacaktık biz de …
Üstü zifiri karanlıklarla örtülü bir evin salonunda dört kişi şöyle konuşuyordu:
“Bir şey olmaz herhalde …”
“Sen yine de ‘olmaz’ deme …”
“Haklısın, ama insan olmasın istiyor …”
“İnşallah olmaz!”
“Allah korusun!”
Annem, Babam, Abim ve ben, dördümüz de o salondaydık. Kötü bir şey olmasın istiyorduk. Olmadı da zaten.
…
İnsan bazı şeyleri geç fark ediyor.
Üzerine bastığım kupkurumuş zeytin yapraklarının ayakkabılarımın altından gelen çıtır çıtır seslerini kaçıncı adımda fark ettim bilmiyorum.
Hava çok sıcaktı. Hafif bir esinti var ama güneş çok daha fazla; yakıcı desem yeri. Bir cenaze töreni için, Bodrum Çömlekçi Köyü mezarlığındaydım. 17 yıllık dünürüm Avukat Ruhi Erten’in cenazesi. Tarih 20 Temmuz 2026. Saat 17’ye geliyor. İkindi. Yürüyorum. Hiç durasım yok ama durmalıyım. Durunca sessizlik. Sessizlik saygı duruşudur. Dakikalarca. İnsan zaman zaman durmalıdır bence. Yeterince ve olabildiğince Türkçe. Cenazelerde ben de dururum. Bu bakımdan ‘cenaze namazları’ insanın en güzel durma biçimlerinden biridir benim için de. Durup düşünme fırsatıdır. Öyle düşünürüm. Cenazelerde herkesin duyduğunu ben de duyarım. En çok da ‘saygı’ duyarım. Zaten benim için cenaze törenleri: Açılış, saygı duruşu ve kapanıştan ibarettirler.
…
Güneş her yeri o kadar kurutmuş ki … Her yer çıtır çıtır. Cırcırlar da cabası. ‘Tam Temmuz’ yani. Ne eksik ne fazla, tastamam. Sanırsınız ki herkes, her şey yerli yerinde. Oysa değiller. Görüyorsunuz işte …
Tatlı bir yokuşun solunda, başucunda bir zeytin ağacı olan o yer artık mezar. ‘Ruhi Bey’in mezarı. Zeytinin yaprakları bildik yeşiliyle esintide kıpır kıpır. Gökyüzü yine mavi. Her şey olması gerektiği gibi. Hepsi yine sabah olacaklar. Akşamlar da durur mu, elbette durmayacaklar. Günün en güzel geçişidir bu. Günün en ağır bitişidir. Gün dediğimiz ne ki: Altı üstü yaşam. Günler döner durur habire. Günler döner durur pervane. Ömrümüz kaç gündönümüdür bilmeden. Ne kadarı geçmiş, kaçı gelecek? Gündönümlerinin kıymetini bilmeden. Oysa en kıymetli olan odur. Bunu fark etmeli. Esas mesele budur.
…
En çok boşluk da hiç bitmek bilmez ‘dünya işleri’ni bilmeme ihtimali. Kuvvetle muhtemel.
Olsun.
Kupkurumuş zeytin yaprakları üzerinde yürümek insanı kuş gibi hafifletiyormuş. Bunu öğrendim ya o yeter. Bir mezarlık için en güzel zemin seçimi buymuş meğer. Doğallıkla. Kendiliğinden. Beklenmedik şekilde. Bir anda. İnsanı kuşmuşçasına hafifleten …
Ve ille de gözyaşarmaları eşliğinde. O zeytinin altına varmak için yürünen kısacık yokuş gibi tatlı tatlı. İlle de tatlı. Vedalar da buluşmalara dahildir çünkü. Hiçbir şey bitmek gibi gelmez bana. Belki de işime gelmez, kim bilir. Ya da: ‘Aman bir tatsızlık çıkmasın’ isteği … Neyse.
Bence her şey başlamak aslında. Tatlı tatlı … Ve hep yeni.
Yeni, en iyisi yeni …




