Yılmaz Kaya AYLANÇ –
Bu hafta, ertelediğim bir konuyu gündeme taşıyacağım. Halen Meclis genel kurulunda “Çerçeve Yasa” adıyla torbanın içinde bir tasarı. Ancak sonuçları itibariyle Türkiye Cumhuriyeti ve muhataplar açısından son derece önemli bir konu.
Tarihsel boyuta baktığımızda yetkililerin İmralı adasında AÖ ile görüşülmesi ile başlayan bir süreç 2013 yılı Nevruz kutlamalarında AÖ’nın mesajının okunması ile başlayıp 2014 yılına “Terörün sona erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” çıkarılarak devam etti. Akabinde Dolmabahçe Mutabakatı ortak açıklaması yapıldı.
Peki bu süreç neden bitmişti?
Bunları şöyle özetleyebiliriz; Suriye’de iç savaş, 7 Haziran seçimlerinde iktidarın üstünlüğünü kaybetmiş olması ve çatışmasızlık ortamının bozularak çatışmaların yeniden başlaması …
Şimdi ise “İkinci Çözüm Süreci” veya “Terörsüz Türkiye Süreci” adı ile Sayın Bahçeli’nin 2024 yılında TBMM açılışındaki çağrısı ile başlattığı süreci yaşamaktayız.
Burada olması istenen ise, PKK’nın silah bırakması, örgütün kendini fesih ederek faaliyetlerini sonlandırması ile bu duruma yönelik yasal durumun netleşmesi için “Çerçeve Yasa”nın çıkartılması. Ki şuan itibariyle yasa TBMM Genel Kuruluna gelmiş durumdadır. Meclis tatile çıkmadan da yasanın çıkması planlanmaktadır.
Sonuçta yasal çerçeve yasasının hazır olduğu, ancak tüm sürecin resmi olarak tamamlanmamış olması hukuki düzenlemelerin tasfiye sürecinin pratik adımları ile zamanlaması konusu gündemde durmaya devam etmektedir.
Çözüm süreci üzerine biraz daha bilgilenelim.
Terör örgütü Mayıs 2025’te örgütsel yapısını fesih ederek silahlı mücadeleyi bıraktığını açıkladı. Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla bu sürecin bir pazarlık olmadığını belirtirken, bu durumun siyasi, hukuki ve fiziki düzenlemelere ihtiyaç duyduğu sonucu ifade edildi.
Burada ifade edilen hukuki olarak, örgüt elemanlarının dönüşleri ve bunların yasal durumları. İnfaz kanunu ile ceza indirimi veya af tartışmaları hala yapılmaktadır.
Örgüt liderinin durumu konusu ise: İmralı adasındaki tecrit durumunun iyileştirilmesi veya ev hapsi gibi statü değişikliği.
Son olarak, sürecin pratik aşamalarının AÖ tarafından yönetilmesi ve koordinasyonu talebi. Silahlı eylemlerin bitmesi sonrasında yasal ve demokratik siyaset alanının yaratılması.
Önceki süreç çalışmalarının başarısızlığı bu yeni sürecin her aşamasında acaba sorularının sorulmasına her taraf açısından neden olmaktadır. Tabii en önemlisi henüz tam olarak kamuoyuna söylenmemiş ve kamuoyu tarafından onca bilinmezlik ile ne, nasıl, ne zaman olacak endişeleri taşınmaktayken.
Peki bu yeni süreçte “Terörsüz Türkiye” veya “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” adını verdiğimiz süreçte, Meclis’te hazırlanan çerçeve yasa ve diğer yasal adımlar konusunda siyasi partiler ne düşünmekteler.
İktidar partileri olarak AKP ve MHP ne diyor: PKK’nın tamamen silahsızlandırılması ve kendini fesih etmesi temel hedef. Meclisteki çalışmaların şahsi ve genel bir af niteliği taşımadan, örgütsel tasfiyenin hukuki ve fiili tespitiyle sınırlı olmasını savunmaktalar.
DEM Parti, sürecin yasal bir zemine oturtulması, dönüşlerin gerçekleşmesi. Meclis’te ise “barış ve izleme ve takip kurulu” kurularak bu adımların demokratikleşme yasalarıyla desteklenmesini talep etmekteler.
CHP ve diğer muhalefet partileri ise, sürecin şeffaf, toplumsal uzlaşıya dayalı ve anayasal sınırlar içinde yürütülmesini savunuyorlar. Atılacak adımların denetlenmesi ve demokratik kriterlerden taviz vermeden temkinli bir muhalefet stratejisi uygulamaktalar.
Peki PKK dağ kadroları ne demekteler: AÖ’ın çağrısıyla 12 Mayıs 2025 tarihinde silahlı mücadeleye son verip örgütü fesih etmenin ardından sürecin AÖ liderliğinde hukuki güvenceye bağlı yürütülmesi gerek. Bu süreçte örgüt, saldırıya uğramadıkları sürece eylemsizlikte olduklarını ancak yasal adımların da hızla atılması gerektiğini ifade etmekte.
Burada önemle üzerinde durdukları; tüm sürecin ancak AÖ’ın pratik öncülüğü ve özgürlük koşullarıyla yürütülebileceğini ifade ediyor. PKK/KCK yönetimi kendilerine saldırılmadığı sürece silahlı eylem olmayacağını, sürecin kalıcı olması için Meclis tarafından kapsamlı bir hukuki ve siyasi çerçeve yasanın şart olduğunu, adımların oyalayıcı olmaması gerektiğini ifade ediyorlar.
Ancak bu kanlı terör örgütünün neler yaptığına birkaç örnekle bakarak hafızamızı da tazeleyelim..
Pınarcık Katliamı (20 Haziran 1987). Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne yapılan silahlı baskında 16’sı çocuk, 6’sı kadın olmak üzere 30 sivil katledildi.
Başbağlar Katliamı (6 Temmuz 1993). Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil kurşuna dizilerek öldürüldü. Köy ateşe verildi.
Çevrimli Katliamı (11 Haziran 1990). Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli köyüne düzenlenen saldırıda 12’si çocuk, 7’si kadın olmak üzere 27 kişi öldürüldü.
Şehir merkezlerinde yapılan saldırılarda ise:
Güvenpark-Ankara saldırısı (2016). Otobüs duraklarının bulunduğu meydanda sivilleri hedef alan bombalı eylem ve çok sayıda masum sivilin ölümü.
Vezneciler ve Merter bombalı eylemleri. Büyük şehirlerde polis ve sivil gözetmeksizin caddelere ve işyerlerine yönelik bombalı eylemler ve ağır sivil kayıplar.
Yasin Börü ve arkadaşlarının (Ekim 2014), kurban eti dağıtan genç sivillere yönelik vahşice yapılmış terör eylemi.
Köy ve mezralarda eğitim vermek üzere atanan gencecik öğretmenlere karşı işlenen insanlık dışı terör faaliyetleri:
Mehmet Saygıgüder. Gaziantep’de görev yaparken 26 Haziran 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu PKK’nın şehit ettiği ilk öğretmen olarak kayıtlara geçti.
Bayram Tekin ve Yasemin Tekin. Bitlis’in Ahlat ilçesinde görev yaparken 25 Ekim 1993’te evlerinde küçük kızlarıyla birlikte öldürüldüler.
Neşe Alten. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde henüz 21 yaşında, görevine başladıktan kısa bir süre sonra 26 Ekim 1993 gecesi babasıyla birlikte PKK’lı teröristler tarafından katledildi.
Şenay Aybüke Yalçın. 9 Haziran 2017’de Batman’ın Kozluk ilçesinde, karneleri dağıttıktan sonra evine giderken PKK’lı teröristlerin açtığı ateş sonucu 22 yaşında şehit edildi.
Necmettin Yılmaz. 16 Haziran 2017 tarihinde Tunceli Pülümür karayolunda memleketi Gümüşhane’ye giderken PKK tarafından kaçırıldı ve bir süre sonra şehit edildi.
Terör örgütünün hedefi olan ve görevleri başında hayattan koparılan yüzlerce öğretmenimizden bazıları ise şunlardır:
Ayşenur Alkan, Dilay Kerman, Vedat İnan, Mustafa Kaynarca, Ali İhsan Çetinkaya ve Rüstem Şen …
Hepsinin anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Işıklar içinde uyusunlar. Allah rahmet eylesin!
Peki, o gün bağımsızlık talebiyle yola çıkan kanlı terör örgütü PKK bugün ne diyor? Aslında çok çeşitli gurupları barındıran terör örgütünü homojen bir yapıda değerlendiremeyiz. Farklı sosyo-ekonomik ve coğrafi konumdaki Kürtler, eşit vatandaşlık, ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratik haklar ekseninde birleşirlerken, entegrasyon ve gelecek vizyonu konusunda farklılıklar gösterebilmekteler.
Tabii söylemlerin çoğu yurdun değişik yerlerinde yaşayan, ayrıca önemli bir kısmının Türkler ve diğer etnik kimlikler ile evlenmiş ve kaynaşmış halk taleplerinden daha çok Kürt toplumuna önderlik ettiklerini söyleyen ve bunu gerekirse zorla yapagelmiş siyasi veya terörist grupların yöneticilerinin söylemleri olarak algılamanın daha doğru olacağını söylemek isterim.
Bugün için Kürt siyasi ve terör örgütü yönetimleri ne diyor?
Kürt siyasetinin en çok uzlaştığı konulardan biri Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit yurttaş, birinci sınıf vatandaş olarak kabul edilmek, etnik kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğramak ve devletin kurucu unsurları arasında eşitçe yer almak.
Kürtçenin kamusal alanda tanınması, yargı ve yerel yönetimlerde kullanımın önündeki engellerin kaldırılması ve okullarda eğitim hakkının tanınması.
Merkezi idarenin yetkilerinin yerel yönetimlerle dengeli paylaşılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi ve seçilmiş yerel yöneticilerinin karar alma süreçlerinde daha fazla yetkiye sahip olması.
Demokratik siyaset ve hukuk güvenceleri başlığı altında, hak arama mücadelesinin yasal ve demokratik bir zeminde yapılması, ifade özgürlüğü ve siyaset yapma hakkının güvence altına alınması.
Kürt halkının durumuna baktığımızda, büyük şehirlerde yaşayan, ekonomik ve sosyal hayata entegre olmuş hatırı sayılır Kürt nüfus ayrılıkçı bir yaklaşımdan ziyade, Türkiye’nin demokratikleşmesi, refahın adil paylaşımı ve bireysel hakların genişletilmesi talebinde.
Bölgesel ve yerel coğrafya olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayanlar ise, kültürel ve yerel özerklik, kimlik haklarının anayasal güvenceye kavuşturulması gibi kolektif hak taleplerini daha gür bir şekilde ifade etmekteler.
Önce terörün her türlüsünü lanetleyerek son bölüme başlamak istiyorum.
Birçok ülkede bu ve benzeri durumlar yaşanmış ve çoğunda da terör örgütü daha fazla silahlı mücadeleye devam etmeyeceğini/edemeyeceğini ifade ederek bu işten ya vazgeçmiş veya bunu siyasi zeminde sürdürmek üzere mücadele alanını değiştirmiş.
Çoğu da önce o ülke insanından ÖZÜR dileyerek silahları bırakmış ve şartlar uygunsa masaya oturup uzlaşmaya çalışmış.
Peki Türkiye’de böyle bir şey gördük mü?
Hayır!
Üstelik savaş alanlarında kazanılmış bir zafer sonrası masada oturan bir taraf gibi “şu yetmez, bunu da isteriz”, “o öyle olmaz şöyle olmalı”, “o zaman değil bu zaman” gibi taleplerde bulunulmakta ve en zora gidenlerden biri de, “biz şu an eylemsizlik halindeyiz gerekirse ….” diye devam eden cümleler kurulmakta PKK tarafında ve onun destekçisi siyasi parti tarafında.
Tüm bu hareketleri ABD’nin Ortadoğu politikalarından bağımsız düşünmek saflık olur. İster BOP deyin, ister sıranın kendinde olduğunu düşünen ve haritaları artık ben yaparım diyen Trump’ın arzusu deyin, bir şeylerin değiştirilmeye çalışıldığını ve kartların yeniden karılırken kimin nerede nasıl olacağı ile ilgili kararların uygulanmaya çalışıldığının herkes farkında.
Ancak ABD’nin Türkiye Büyükelçisi’nin dediği gibi ulustan ümmete, ulus devletten federasyon veya eyalet anlayışına ya da demokrasiden yarı monarşi benzeri kişisel iktidarlara giden yol tohumları bu bahçede yeşermez.
Şimdiye kadar politikacılar, teröristler, hapistekiler, dağdakiler, başka mahallelerdekiler konuşmuş ve fakat halk konuşmamıştır. Sıvasız evlerden yükselen acı feryatlar hâlâ terörsüzlüğe şans tanımaya çalışırken, bu suskunluğun bir zayıflık olduğu ve meydanın boş kaldığı gibi bir kanaate kimse kapılmamalıdır.
Bu, halka ayıp etmek olur. Adil olmayan hiçbir şey uzun ömürlü olamaz. Kim ne istiyor ve yapıyorsa bunun sonuçlarının mutluluk, refah, barış ve huzur getirmesini istiyorsa ADİL olmalıdır ve olması sağlanmalıdır. Bir tarafı görmezden gelerek yapılacak veya yapılmaya çalışılacak her çözüm yeni bir çözümsüzlüğü getirecektir.
Tarih, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ve kurulduktan sonra yazdığı Kürt isyanlarının, genelde emperyalistlerin kışkırtma ve desteği ile gerçekleştirildiğini ve hepsinin de başarısızlıkla sonuçlandığını yazmaktadır. Bu hareketin de aynı koşullarda, emperyalistlerin desteği ile sürdürüldüğünü ve diplomatik alanda kendi çıkarları için beslenip geliştirildiğini ve bugünkü duruma gelindiğini yazacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir hikayesi olmadığını tarih yazmıştır. Yine tarih bu Cumhuriyetin bizzat emperyalistlere ve onun uşaklarına verilen ve kazanılan savaşı ve bunun sonunda hak edilmiş bir Cumhuriyetin kazanıldığını da yazmaktadır.
Ne mutlu bizlere ki: “Bir gün benim söylediklerim ile bilim çelişirse, bilimi takip edin” diyen bir devrimcinin kurduğu ülkede yaşamaktayız. (29.07.2026)



