Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Tarih, yalnızca savaşları kazananları değil; emir verenleri ve o emirleri sorgulamadan yerine getirenleri de yazar. Çünkü insanlık tarihindeki en büyük trajedilerin önemli bir kısmı, birkaç “kötü insanın” eseri olmaktan çok, “Ben sadece görevimi yapıyordum” diyen sıradan insanların sessiz itaatinin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bir toplumun gerçek gücü, otoriteye ne kadar itaat ettiğiyle değil; gerektiğinde otoriteyi ne kadar sorgulayabildiğiyle ölçülür.
İşte bu nedenle, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen sosyal psikoloji tarihinin en çarpıcı çalışmalarından biri hâlâ güncelliğini koruyor: Milgram Deneyi.
1961 yılında Yale Üniversitesi’nde sosyal psikolog Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen bu çalışma, yalnızca psikolojinin değil; sosyoloji, hukuk, siyaset bilimi, kamu yönetimi ve eğitim bilimlerinin de en çok tartışılan araştırmalarından biri olmuştur.
Milgram Deneyi
Katılımcılara, hafıza ve öğrenme üzerine bilimsel bir araştırmaya katıldıkları söylendi.
Her katılımcıya “öğretmen” rolü verildi.
Karşı odadaki “öğrenci” ise aslında araştırmacılarla iş birliği yapan bir oyuncuydu.
Öğretmenin görevi oldukça açıktı.
Öğrenciye sorular soracak, her yanlış cevapta önündeki elektrik şoku cihazından bir üst seviyeye geçecekti.
Cihaz 15 volttan başlıyor, 450 volta kadar yükseliyordu.
Katılımcılar bunun gerçek elektrik olduğuna inanıyordu. Oysa gerçekte hiçbir elektrik verilmiyordu.
Deney ilerledikçe, öğrenci önce rahatsız olduğunu söylüyor, ardından acı içinde bağırıyor, kalp rahatsızlığı bulunduğunu ifade ediyor, kapıya vuruyor ve bir süre sonra tamamen sessiz kalıyordu.
Katılımcıların önemli bir bölümü büyük bir vicdani rahatsızlık yaşamaya başladı. Terleyenler oldu. Titreyenler oldu. Gülme krizine girenler oldu. “Devam etmek istemiyorum.” diyenler oldu.
Fakat laboratuvarda bulunan beyaz önlüklü araştırmacı yalnızca şu cümleleri kuruyordu: “Lütfen devam edin.” “Deney bunu gerektiriyor.” “Devam etmeniz zorunludur.”
Sonuç ise bilim dünyasını derinden sarstı.
Katılımcıların yaklaşık yüzde 65’i, karşısındaki insanın ciddi zarar gördüğünü düşündüğü hâlde, yalnızca otorite istediği için deneyi sonuna kadar sürdürdü ve en yüksek seviyeye kadar “şok” vermeye devam etti.
Milgram’ın ulaştığı en önemli sonuç şuydu: İnsanların büyük bölümü zalim olduğu için değil, otoriteyi meşru gördüğü için itaat ediyordu.
İşte tam bu noktada Alman sosyolog Max Weber’in şu tespiti dikkat çekicidir: “Egemenliğin en önemli dayanağı, meşru kabul edilen otoritedir.”
Weber’in anlatmak istediği şey yalnızca devlet otoritesi değildir.
Bir makam… Bir üniforma… Bir akademik unvan… Bir kurum logosu… Bir yönetici koltuğu…
Bunların tamamı bireyin eleştirel düşünmesini zayıflatabilecek sembollere dönüşebilir.
Fransız sosyolojisinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim ise toplumsal baskının birey üzerindeki etkisini şu sözle ifade eder:
“Toplumsal olgular bireyin dışında var olur ve ona baskı uygular.”
Gerçekten de Milgram’ın laboratuvarında yalnızca bir deney yapılmıyordu. Aslında insanın vicdanı ile sistem arasındaki mücadele gözlemleniyordu.
Bugün laboratuvarlar değişti. Ancak deneyin ruhu değişmedi.
Bir memur yanlış olduğunu bildiği evrağı “amirim istedi” diyerek imzalayabiliyor. Bir öğretmen, eğitim bilimine aykırı olduğunu düşündüğü uygulamayı “yukarıdan talimat geldi” diyerek sürdürebiliyor. Bir sağlık çalışanı, bir yönetici, bir şirket çalışanı ya da herhangi bir kamu görevlisi; zaman zaman kendi vicdanı ile kurumsal beklentiler arasında sıkışabiliyor. Üstelik otorite artık yalnızca devlet ya da kurum değildir.
Bugün algoritmalar da otoritedir. Takipçi sayıları da otoritedir. Trend listeleri de otoritedir. Beğeni sayıları da otoritedir.
Dijital kalabalıklar, çoğu zaman bireyin vicdanından daha yüksek sesle konuşmaktadır.
İnsanlar bazen doğru olduğu için değil, çoğunluk öyle yaptığı için aynı davranışı tekrar etmektedir.
Sosyal medyada linç kültürü, dezenformasyon, sorgulanmadan paylaşılan içerikler ve dijital sürü psikolojisi; Milgram’ın laboratuvarından çıkan soruların bugün hâlâ geçerli olduğunu göstermektedir. Çünkü otorite şekil değiştirebilir. Ama sorgulanmayan itaat, her dönemde aynı sonucu üretir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Bir emri yerine getirirken gerçekten düşünüyor muyuz? Yoksa düşünme sorumluluğunu, emri verene mi devrediyoruz?
Vicdanın sustuğu yerde yalnızca emirler konuşur. Fakat unutulmamalıdır ki; hukuk, demokrasi, bilim ve insan hakları, emirlere körü körüne itaat eden toplumlarla değil, gerektiğinde “Bu doğru değil” diyebilen bireylerle ayakta kalır.
Milgram Deneyi, üzerinden altmış yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen bize aynı gerçeği hatırlatmaya devam ediyor:
İnsanlığın en büyük sınavı, otoriteye itaat etmek değil; otorite karşısında vicdanını koruyabilmektir.



