BAKTIKÇA … – soru/yorum – A. Kemal KAŞKAR –
Nazım Hikmet, 1947 tarihli “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” başlıklı şiirinde “derya içre olup deryayı bilmeyen balıkların tuhaf durumu” diye özetlemiş durumu. ‘Kötü bir durum’. Hem de ‘çok kötü’.
‘Deryayı bilmek’ kolay iş değil elbette. Öncelikle, yaşamınız boyunca hep öğrenmek için içtenlikle ve özveriyle önünüze çıkan tüm eğitim fırsatlarını kaçırmamanız, eğitilebilme şanslarınızı başarıyla değerlendirmeniz, bunun için de zaman harcamanız ve hiçbir zaman ‘bilmediğim şey yok’ dememeniz gerekiyor. Derya o denli uçsuz bucaksız ki, bilmemek bitmiyor bir türlü. İşin en keyifli yanı da bu aslında. Bugünden yarına durup duraklamadan kesintisiz bir yolculuk. Yaşamlarımızın en devrimci yolculuğu. Herkese iyi gelecek bir yolculuk. Tavsiye ediyorum. Başka türlüsünü düşünemiyorum.
Çünkü insan derya deniz olabilmelidir. Bize en iyi geleceklerimizden biri denizdir çünkü.

Yaz aylarında girmek için, yüzmek serinlemek için değil sadece. Daha çoğu, kıyılarından ötürü …
Deniz, bana çok iyi gelir. En yüksek ‘gelirlerim’den biri de budur. Bunu yıllardır zaman zaman yazmışımdır. Denizlere bakmaktan, martılarından, gökyüzümüzle buluşup ufuklara ufuklara koşmanın yüceliğinden, sonsuz sularından söz etmişimdir. Büyük bir keyifle. Ama ille de büyük büyük zahmetlerle. Rahatımı kaçıra kaçıra. Sıkıntılardan dudak kenarlarım uçuk uçuk. Olsun, uçuklarımız olmadan martılara öykünmek ne mümkün. İnsan dediğin biraz uçuk kaçık olmalı. Yaşam zaman zaman firar edilmeden özgür olunamayacak kadar cezaevleri çünkü. İlle de …
Bir de koca koca okyanusların kıyılarını düşünsenize … Uçsuz, dipsiz bucaksız.

Gözlerinizle uçun kaçın olabildiğince. Uçmak uçabilmekten daha çoktur hep. Bu anlamda, uçabilemeseniz de uçabilirsiniz tatlı tatlı.
Eğer ille de fırtınalar, kasırgalar, tsunamiler, dip akıntıları diye itiraz edesiniz varsa, diyeceğim sadece şudur:
Sözleri Orhan Seyfi Orhon’a, bestesi Hayri Yenigün’e ait, bilinen şarkımızda dendiği gibi:
“… Diyorlar kül olmaz ateş yanmadan / Denizler durulmaz dalgalanmadan …”
Kıyı insanıysanız ya da adalıysanız denizi görmeseniz bile oralarda bir yerde duruyor olması iyi gelir insana. Denizsiz olamazsınız. Sırtınızı denize dönemezsiniz. Deniz size ihanet etmez, siz de ihanet etmeden yaşamayı ondan öğrenmişsinizdir zaten! Vefalı olmayı da. Sözünde durmayı da …
Sokaklarının caddelerinin bir ucu ille de denize çıkan kentlerde aldığınız nefesin derinliği de bir başkadır.
Bu nedenle: Hep ilk hedefleriniz arasında her zaman bir deniz, örneğin Akdeniz, Ege, Karadeniz ve hatta Marmara denizi olmazsa olmaz.
Bu nedenle, “Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” komutu, ‘askeri’ değil ‘asgari’dir denizlerle omuz omuza yaşayanlar için.
Bu yıl da 30 Ağustos için içimden gelenleri konuşuyorum siz sevgili okur-yazarlarımla.
Haddimi aşmamaya özen göstererek tavsiyelerimi sürdürmeye çalışıyorum izninizle.
Hedefler önemli. Çok önemli. Hedefsiz ve elbette pusulasız bir yaşam yaşamak değil çünkü.
Her şeye rağmen sevgili ülkemin dünya üzerinde onurla, gururla duruşunda ‘Büyük Zaferler’ kazanmış olmaklığımız en büyük şansımızdır.
Değeri bilinmelidir. Bu, önde gelen deryalarımızdan biridir. Çok iyi bilinmelidir.
Bir de -artık- ‘cesaret ediniz’ lütfen.
Yeryüzü, cesaretle hep ileri hedeflere doğru atılacak yeni yeni adımlarla gülecektir.
Yeryüzümüz hep gülsün, gülümsesin. Zafer Bayramımız kutlu olsun. Yeni yeni zaferlerle taçlansın hep.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Mücadele Arkadaşları başta olmak üzere tüm Şehit ve Gazilerimize saygılarla, sevgilerle …
Dünyanın en tuhaf mahluku
Ναζ⌡μ ΗİΚΜΕΤ −
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin
akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak,
alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
– demeye de dilim varmıyor ama –
kabahatın çoğu senin,
canım kardeşim!
(1947)




