Çağlar ÇETOK / Roman / Destek Yayınları / 2. Baskı 2020 / 239 sayfa
Ayşegül Şenay KAŞKAR
Çağlar Çetok diyor ki:
“1989 yılının Haziran ayında Milas’ta dünyaya geldim. İlkokulu bir köy okulunda birleşik sınıflarda tamamladım. Köyüme suyun geldiğini, telefonun bağlandığını, yolların asfaltlandığını gördüm. Babamla aynı yaşta değildim ama aynı çağı yaşadım. Ortaokulda en yakın kasabadaki okula gidip geldim. Teknolojinin atağa geçişiyle babamla aramdaki kuşak farkını da aşabildim. Liseyi Uşak-Eşme’de yatılı bir Öğretmen Lisesi’nde tamamladım. Liseye başladığım 2003 yılının Eylül ayı benim köyde geçirdiğim çocukluğu ardımda bırakıp on yıllık gurbete çıktığım zamana denk gelir. Ailemden ve memleketimden uzakta geçirdiğim gurbet yılları bugün bile kıymetini bende korumaktadır. Başarılı bir lise eğitiminin ardından İstanbul gibi bir şehirde Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünü kazandım. Hayal etmediğim şeyleri yaşıyordum. Mezun olmama bir yıl kala eşimle tanıştım aynı üniversitede. Şimdi üniversitemi soranlara ‘Bana hem eş hem iş verdi’ diyerek anlatıyorum. 2013 yılında mezun olunca ücretli öğretmenlik adı altında unutamayacağım tecrübeler yaşadım. Şanslıydım çünkü ücretli öğretmen olarak çalıştığım okulda işini çok seven ve benim gibi acemilere yol göstermek için değerli vaktini harcayan birçok deneyimli öğretmen vardı. 2013 – 2014 eğitim-öğretim yılı, benim hem öğretmenlik hem de öğrencilik yaptığım bir yıl oldu. 2014 Kasım’da vatani görevimi tamamlamak için birliğime gittim. Kıbrıs’ta altı ay süreyle görevimi yerine getirip terhis oldum. Askerlikten sonra devlet kapısından vazgeçip -zira umudum yoktu- halen çalışmakta olduğum özel kuruma geldim. Bu okulda beş yıldır öğretmenlik yapıyorum. Öğrencilerimiz ve mesai arkadaşlarımızla birçok etkinliğe imza attık. Okul olarak gelenekselleştirdiğimiz bir şiir gecemiz var. Ayrıca bir de kültür sanat ve edebiyat dergisi çıkarıyoruz. İsmi ‘’Gözlük’’. Halk edebiyatı alanında çeşitli araştırmalar ve derlemeler yapıyorum.
Yüzme, su altı avcılığı, serbest dalış, fitness, doğa yürüyüşü sporlarına aktif olarak devam ediyorum. Türkü dinlemeyi çok severim. Ayrıca biraz bağlama da çalarım. Halk oyunları kursuna gidiyorum; yöresel oyunlara hakim olmak, kültürü yaşayabilmek için elimden geleni yapıyorum. Yıllarca turizmde çalıştığım için İngilizcenin ana dil olduğu bir coğrafyada yaşayıp hayatıma devam edebilecek kadar İngilizce biliyorum. Bu yıl İtalyanca öğrenmeye başladım. Günümün yüklü bir zaman dilimini kitap okumaya ayırırım. Okuduğum her kitap beni mesleğimde de yetkinleştirdiği için kitap okumayı hayatımın ayrı bir yerinde tutarım. Eşimle beraber yazdığımız bir de blogumuz var: www.kosesizyazilar.com
Garsonluk, afiş dağıtımı, hostluk (konukları ağırlamak), marangozluk -altı yılım geçti marangozhanede- deşifrecilik (ses kaydını yazıya dökme), fotoğraf editörlüğü, metin yazarlığı yaptım. Üniversite yıllarında çalıştığım gümüş, saat, hediyelik eşya, deri çanta, gözlük dükkanları ve daha öncesinde yaptığım işler sayesinde insanlarla hep iç içe olduğumdan yaşamı gözlemleme fırsatım oldu. Bunları hep yazılarımda kullandım. Yazdığım her şey biraz gerçeğin gölgesindedir.”
Kitapları
Her Şeyin Yok Olduğu Anda Bile Bir Ümit Vardır – Thales / Felsefenin sıfır noktasındaki bir filozof, Bir gün Filozoflar Kral ya da Krallar Filozof olursa insanlık o zaman mutluluğa kavuşur – Thomas More / Vicdan özgürlüğü uğruna ölümü seçen bir filozof ve Karaova
Uzun senelerdir meraklısına kitap tanıtımı yapıyoruz sevgili eşim Kemal ile birlikte. Bu kitabı elime aldığımda heyecanla okumaya başladım çeşitli nedenlerle … Birincisi çocuklarımın arkadaşı ve torunumun ‘Robotik Kodlama’ kurs öğretmeni idi Çağlar. İkincisi Milaslı bir gençti ve bölgemizde geçen bir roman yazmıştı …
Ama için için tedirginliklerim de vardı, acaba konu nasıl işlenmişti? İyi bir okur olarak, başarılı bir kitap olmasını dileyerek başladım okumaya. Hemen hemen her olayda rahatladığımı hissediyordum. Köy Enstitüleri bölümüne geldiğimde içim kıpır kıpır oldu ve bu böyle devam etti her bölümle birlikte … Ve son sayfada Memed gibi gözlerim doldu ve kitap öylece elimde kaldı, uzun bir süre …
Teşekkürler Çağlar …
Kitaptan iki aktarma …
Arka Kapak’tan
Cehalete ve zulme karşı onurlu bir direniş …
Keman çalıp berberlik yaparak hayatını kazanan Kerimoğlu Ali’nin, uğradığı bir iftira yüzünden dağa çıkması, ağalık sistemi altında ezilen köylüyü hak aramak yolunda harekete geçirir. Düzenden yana şikâyeti olanlar birer birer katılırlar Kerimoğlu’na.
Ezilenin yanında duran Kerimoğlu Ali, bir zaman sonra adaletin temsilcisine dönüşür. Garibanı ezenin düşmanıdır artık o… Namı günden güne yayılan bir efedir. Mücadelesi sırasında üst üste yaşadığı acı kayıplar, Kerimoğlu Ali’yi derin bir içsel sorgulamaya da sürükler. Birkaç kez hapse bile girip çıktığı halde içindeki mahkeme sonlanmak nedir bilmez. Sonunda kendini bile isteye Fizan’a bile sürdürür. Amacı, kendi itibarını yerle bir ederek peşinden sürüklenip gelen halkı kendinden uzaklaştırmaktır.
Kerimoğlu Ali’nin insani zaafları yüzünden yaptığı hatalarla bambaşka bir seyir kazanan hayatı bilinmeze doğru sürüklenirken, sevdiği kadının katili olarak tutuklanan torunu Memed’in acıklı hikâyesi de romanın paralel kurgusunda akar.
Çağlar Çetok’un tarihin unutulmaz iki efesinin gerçek hayat hikâyelerinden kurgulayarak kaleme aldığı Karaova, hem bir dönemin siyasi ve toplumsal panoramasını gözler önüne seriyor hem de derinlikli psikolojik tahlilleriyle iki efenin mücadelesi üzerinden iyilikle kötülük meselesini tarafsızca sorguluyor.
…
Göğsünden hırıltılı bir sesle konuşmaya başladı Halim Ağa:
“Ben Ortaklar’da hocaydım. Bir gün bir de baktım ki sırtında ufak bir çuval, bastıbacak, ayak yalın, kafa çıplak birisi girdi okulun avlusuna. Avlu dediğime de bakma. Ana kapıdan bir girersin ki bir sürü çam fidanı içinden hafif hafif tepeye doğru kıvrılan yılankavi bir yolda yürürsün. On beş dakika yürürsün de ana binaya anca gelirdin. Neyse bir baktım çuvalın altında çuval gibi gömlekle yalınayak gelen bir çocuk. Paçaları bile tiftik tiftik olmuş. Böyle sefil birinde kemer ne arasın, pantolonun beli iple bağlanmış. Yaklaşınca fark ettim ki un çuvalından şöyle böyle yapılmış bir gömlek üstündeki de. Yani bana sefaleti anlat deseler kafamda bu çocuğun o hali belirir. Yanıma yaklaşınca ‘Çocuğum sen de kimsin?’ dedim. Çuvalı ayaklarımın dibine koydu. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Baktı ki ne göreyim? Bunca sefaletin, kirin pasın içinde parlayan gözler. Bu gözlerde büyük adam olanlarda bulunan bir parıltı vardı. ‘Ben Ömer’ dedi. Çömeldim yanına, elimi omuzuna koydum. ‘Anlat hele nedir seni buraya getiren?’ Şöyle bir tepeden tırnağa süzdü beni.
…
‘Ben muallim olmaya geldim.’ Cebinden katlanmış, kat yerlerinden yıpranmış, yer yer sararmış bir kâğıdı çıkarıp bana uzattı. Kâğıtta bile sefaletin izleri kendini göstermeyi ihmal etmemişti. Sanki bu çocuk, ‘yahu sefalet diye bir şey varsa işte kanlı canlı burada gelin bakın’ diyordu. Tüm han-ı yağmacıların, asalakların, memleketin iliğini sömürenlerin yüzüne tokat gibi ben buradayım diye haykırıyordu. ‘Aha işte bu da babamdan izin verdim gitsin okusun diye aldığım imzalı kâğıt. Müdüre yalvarıp yakaracağım, gerekirse ayaklarına kapanırım. Kovsa da gitmem. Ya muallim olup temiz temiz giyineceğim, anama babama üç beş harçlık göndereceğim, kardeşlerime sahip çıkacağım ya da bu tütün işçiliği beni bitirecek. Bir gün tarlanın ortasına yığılıp kalacağım Tiril Musa gibi.’ Gözlerimden akan yumrulara engel olamadan sarıldım bu Ömer’e. Neden ağladığımı anlayamamış olmanın çekincesiyle kendini hepten koyuvermiyordu ama direnecek gücü de kalmamıştı. Anlatmaya başladı sonra…” (Sayfa 139-140)
Milas’ta kaç kişi okudu bu kitabı bilmiyorum ama genç yaşlı herkesin okumasını isterim.
Tekrar teşekkürler Çağlar …



