Yılmaz Kaya AYLANÇ
Bir kez daha Milli Yas ilan edildi sayın Cumhurbaşkanı kararı ile. Bu kez 1 günlük. Kimdi ölen? Hamas lideri Haniye. Bize ne gibi faydaları dokunmuştu, bizleri çok mu severdi, ülkemiz ve yurttaşlarımızın geleceği için neler yapmıştı, açıkçası bilmiyorum. Kıbrıs’ı tanıma konusunda mı bir şeyler yapmıştı, onu da bilmiyorum.
Tabii bunları neden söylüyorum, adına milli yas ilan ediliyorsa bize olmasa da dünya için iyi bir şeyler yapmış olmasını arıyor insan. Ama bildiğim kadarı ile yukarıda belki diye sıraladığım konuların hiç birini yapmamıştı.
Oysa 2008 yılında 15, 2012’de 8 askerimiz pkk tarafından şehit edilmiş. 2012’de Afyon’da patlama sonucu 25 askerimiz, aynı yıl Bingöl’de 10, Siirt’te helikopterin düşmesi sonucu 17 askerimiz şehit olmuştu. 2013 yılında Reyhanlı’da bombalı saldırıda 52 şehit verdik. 2017 yılında işid Reina saldırısında 39 kişiyi katletmişti. 2020’de ise İdlib’de 33 Mehmetçik şehit oldu. 2023’de Irak operasyonunda 12 askerimiz şehit oldu.
Bu kayıplardan sonra Milli Yas ilan edildi mi?
Oysa ki Hamas demek, İhvan demektir. İhvan ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, ideolojisine, ilkelerine yani Atatürk’e ve devrimlerine karşıdır. Öyleyse neden biz yas tutuyoruz, tutalım? Hadi bunu da bir kenara koyduk, bizim için veya dünya için ne yaptı ki milletçe de yas tutacak kadar bir bağ oluşsun.
Bu haftaki yazıma, içime sindiremediğim bu Milli Yas konusu ile girmek istedim.
Sokakta da, ülkeyi yöneten iradenin dışında yurttaşların bu yasa uyduklarını da büyük çoğunlukla görmedim.
Bu arada yönetim biçimleri ile daha dini olan bazı çevre devletlerde de yas ilan edilmedi. Bunlardan örnek verecek olursak Suudi Arabistan, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suriye, Afganistan, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Endonezya, Malezya, Tunus ve Mısır’ı sayabilirim. Bu ülkeler bu ölümü uluslarına yas tutturacak değerde görmemişler demek ki. Oysa bizim çok daha önemli ve tüm yurttaşları derinden ilgilendiren sorunlarımız bulunmakta. Bunlardan biri enflasyon.
Hem de öyle bir sorun ki, TUİK yıllık Tüfe için yüzde 61,78 derken, İTO 72,80 diyor ve bağımsız ENAG ise 100,80 demekte. Ancak ülkedeki milyonlarca insanın ücretleri TÜİK verilerine göre hesaplandığından, en düşük ifade edilen TÜİK hesapları insanları açlığa mahkum etmektedir. Özellikle emekli yurttaşları.
Şimdi herkes TÜİK verilerini sorgulamakta.
Dönelim TÜİK hesaplamasında kullanılan bazı verilere. TÜİK zeytinyağının 116 TL’ye, zeytinin ise 136 TL’ye alınabildiğini söylüyor. Limon ise 22,17 TL’den alınabilirmiş! Geçen hafta pazardan kilosunu 100 TL’ye alabildim. Diğer malzemeleri, ev kirasını, doktor muayene ücretini söylemeyeyim, dayanamazsınız.
Bu ne demek biliyor musunuz? Resmen ücretlinin, emeklinin cebinden çalmak demek. Bu büyük bir haksızlık ve suç! Şimdilerde bazı kurum ve kuruluşların suç duyurusunda bulunduklarını duyuyoruz. Bu haksızlığa bir an önce dur denmesi gerekmektedir. Ülkede zaten pek çok konuda haksızlık, yanlışlık ve kayırma yaşanmakta. Bundan da milyonlarca yurttaş zarar görürken bir avuç insan ballı kaymaklı yaşar oldu.
Bazı iddialar var ki özelleştir, dövizi TL’ye çevir, bunu yaparken hesabı 3,5 TL’den yap, sonra da TL borcu taksitlendir. Oh ne ala değil mi?
Zarar ne kadar: 1 milyar 250 milyon dolar. Aman canım lafı mı olur diyen var mıdır acaba?
Şimdi size böyle bir teklif yapılsa kabul eder misiniz? Diyelim kabul ettiniz, krediyi de bankalar sağlayacağız deseler kabul eder misiniz? Diyelim bunu da kabul ettiniz, döviz olan bu borcu TL’ye dönsek ne dersiniz?
Yetmedi, döviz ağır olur TL’ye çevirelim deseler, bu da seni üzer biz bunu da taksitlendirelim desek ne dersiniz?
Tümünü kabul edersen bir bakmışsın şipşak zengin olmuşsun. Çayın taşı ile çayın kuşunu vuruvermişsin. Ya da Allah sana “yürü ya kulum” demiş ne dersin?
Tüm bunları vicdanına, yetim hakkına bakmadan milletin olanı alır mıydın?
Veya gelin başka bir konu açalım.
Sana, “devlette bir iş için sınava gireceksin ama sana soruları vereceğiz” deseler alır mıydın? Buna rağmen çok iyi sonuç çıkaramadın ancak barajı aştın ve seni mülakata alacağız deseler gider miydin?
Mülakat yapılır ve yazılıdan 90 puan alanlar elenir ve listelerde kazandığın görülür. Şimdi sen bu sınavı kazanmış mı oldun? Vicdanın rahat biçimde, içine sinerek atama yerine gider ve o masaya oturur muydun?
Eşine çocuklarına ben buraya sınavla geldim, kazandım, hakkım, diyebilir miydin?
Haydi hepsini yaptın diyelim, gece uyuduğunda gözlerini rahatça kapatıp derin ve huzur içinde bir uyku uyur muydun?
Bunları neden söylüyorum, ola ki birileri bize çirkin teklifler yapıyor olabilir ve bu teklifler çok çirkin ve ahlaki olmayan bir şeylere bizi ortak etmek istiyor olabilir. Peki bunu bilerek isteyerek kabul edenlerin hiç mi yanlışı, kabahati ve haksızlığı yok.
Böyle bir durumu kabul etmeyecek insanların da olduğunu düşünüyorum. Ama kabul edenlerin de az olmadığını duyuyoruz ve yaşıyoruz.
Tam da kişinin özelliklerinin yazıldığı iş ilanlarını kamuda görmüyor muyuz. İş ilanında alınacak kişinin sadece adı soyadı yazmıyor. Ve biz o ilanı vereni kınıyor ve eleştiriyoruz. Ya o ilan ile işe giren kişiye ne demeli? Vicdan, ahlak, etik kurallar ve insanlık nerede?
Bu haksızlığı bile isteye kabul edenler de en az o haksızlığı hazırlayanlar kadar suçlu değil mi? Sonra, liyakat nerede dediğimiz birçok iş ve işlemi basından duyuyor ve okuyoruz.
Toplum, tansiyonunu en iyi ve yakından gören ve pek çok anına tanık olan o topluluğun örgütüdür, varsa eğer. Bu bir dernek, oda, federasyon, konfederasyon, sendika veya siyasi parti olabilir. Toplumda bugünlerde hemen her konuda rahatsızlıkları bizzat yaşamakta veya basın yayın kuruluşları aracılığı ile görmek veya duymaktayız.
Neydi bu rahatsızlıklar; emekli aylıklarının açlık sınırının altında olması, asgari ücretin bireyin makul yaşamını sağlayamayacak kadar düşük olması, milyonlarca insanın işsiz olması, soğan, fındık, çay, kayısı, limon, karpuz ve daha pek çok ürünün tarlada üreticinin maliyetini karşılamayacak bir fiyat bulması ve ürünün tarlada kalması. Oysa aynı ürünün Pazar veya marketlerde 4-5 katına satılması nedeniyle tüketici tarafından alınamaması veya yeterli miktarda alınamaması. Eğitimde öğretmenlerin atanmamaları, atananların yeterli ücret alamaması, öğrencilerin istedikleri okullara gidememesi, dini ağırlığın eğitimde çocuklara dayatılması, beğenmeyenlerin özel okullara itilmesi, özel okulların yıllığı milyonlara dayanan maliyetleri ve çaresiz ana-babalar. Her yere açılmış üniversiteler, mezunlarının iş bulaması ve bunu bilerek o okullara hala gidiliyor olması. Örnek mi; eczacılık fakülteleri sayısı 1977 yılında 7 iken, bu yıl 65’e yükseldi. Ama bu fakültelerin 36’sının dekanı bile eczacı değil. Daha beteri, 50 fakülte akredite değil. Yani mezunu eczacı değil. Başka problem de 30 yıl sonra ihtiyacın 2 katı eczacımız olacak. Devlet veya özel halâ bu okullar açılıyor, YÖK bu okullara sınav ile öğrenci alıyor, ana ve babalar çocuklarını bu okullara gönderiyor!!!
Sonuç, işsiz ve bir kısmı akredite olmayan eczacılık mezunu genç binlerce işsiz. Oysa eczacılar odası var, tüm odaların birleştiği üst kurulları var. İşte burada ifade etmeye çalıştığım tüm bu konuların dernekleri, odaları, birlikleri, sendikaları, federasyonları, konfederasyonları ve siyasi parti örgütleri var. Bu örgütlerde başkanlar, yönetim kurulları, federasyon veya konfederasyon başkanları ve genel başkanları var.
Örneğin TESK başkanı sayın Palandöken, 1984 yılında Ankara bakkallar ve bayiler dernek başkanı oldu ve halen görevde. 1990 yılında da federasyon başkanı olmuş halen görevde! TOBB başkanı sayın Hisarcıklıoğlu 2001 yılından bu yana görevdedir. Bir siyasi parti genel başkanı 1978 yılından bu yana genel başkandır. Türk-İş Başkanı sayın Atalay 2002 yılında yedekten girdiği yönetime sonraki genel kurulda başkan seçilmiş ve halen başkandır.
1999-2001 yılında 1 nolu şube başkanı ve ardından yapılan genel kurulda başkanlığa, sonrasında KAMU-SEN Genel Başkanlığına seçilen sayın Kahveci halen genel başkandır.
Türkiye’de 120 binin üzerinde Demokratik Kitle Örgütü bulunmakta, ayrıca 252 ticaret odası, 113 ticaret borsası, TMMOB’nin 24 oda, 197 şubesi faal, 227 sendika da öyle ve 2024 itibariyle 139 siyasi parti faal durumda. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu değerlendirirken bunca sayıları bulan derneklerin, odaların, sendikaların ve siyasi partileri yönetenlerin de bu durumu görerek kendilerini sorgulamalarının ve nerelerde nasıl hatalar yaptık demeleri gerekmez mi?
Toplumun en önemli kaynağı olan insan kaynağının en iyi şekilde yetiştirilmiş olmasının ileride ülkenin ne durumda olacağı ile ilgili olduğunu düşünerek, her noktada yetki sahiplerinin bu anlamda üstlendikleri sorumluluğu yerine getirmeleri son derece önemli.
Afrika’nın ortasında vergi artışına karşı çıkanlar bu kararı geri aldırabiliyorsa, Sırbistan’da lityum madeni için başkentte binlerce insan bir araya geliyorsa, Avrupalı çiftçiler hakları için büyük şehirleri traktörlerle trafiğe kapatıyorsa, yani haklar için mücadele etmek gerekiyorsa burada toplum önderlerine ayrı bir sorumluluk ve görev düşmekte. Hiçbir başarı emek harcanmadan, risk almadan ve mücadele etmeden kazanılmaz! Bunun altında bireydeki en önemli haslet ise “ahlak”. 12.08.2024



