Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER –
Gerçek her zaman gözümüzün önündedir, ama onu nasıl gördüğümüzü çoğu zaman başkaları belirler. Tarih boyunca güçlü olanlar sadece kuvvetleriyle değil, algıyı yönetme becerileriyle de kazanmıştır. Bugün hâlâ aynı düzen içinde yaşıyoruz.
Bu durumu en iyi anlatan hikâyelerden biri, Muaviye’nin, Küfeli adam ve devesiyle ilgili verdiği hükümde gizlidir:
Bir gün Küfe’den bir Arap, devesiyle Şam’a gelir. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşır:
– Ver o dişi deveyi bana!
Küfeli adam şaşkındır. Deve hem ona aittir hem de dişi değil, erkektir. Tartışma büyür, iş Muaviye’ye kadar varır. Halk meydanda toplanır. Muaviye iki tarafı da dinler ve kararını açıklar:
– Bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra kalabalığa döner ve sorar:
– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Meydanı dolduran halk hep bir ağızdan bağırır:
– Şamlınındır!
Küfeli adam şaşkınlıkla devesinin ardından bakarken, Muaviye onu yanına çağırır ve şöyle der:
– Ey Küfeli, sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Küfe’ye dönünce Ali’ye anlat ve de ki: “Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!”
Bu hikâye, gerçek ile algı arasındaki uçurumu anlatan en güçlü örneklerden biri. Bugün de benzerini her gün yaşıyoruz. Gördüklerimizin doğruluğu değil, bize nasıl sunulduğu belirleyici oluyor. Yeterince yüksek bir ses ve yeterince büyük bir kalabalık aynı şeyi tekrar ettiğinde, insanlar gözleriyle gördüklerini bile inkâr eder hâle geliyor.
Siyasette, medyada, toplumsal olaylarda sürekli aynı düzen işliyor. Doğruların önemi azalırken, algılar şekillendiriliyor ve yeni “gerçekler” yaratılıyor.
Şimdi asıl soru şu:
Biz kendi gözümüzle gördüğümüze mi inanacağız, yoksa başkalarının bizim için belirlediği “gerçeklere” mi teslim olacağız?



